Giden gideceği yeri biliyorsa vedası şatafatlı, görklü görkemli olur. Kalan kalacağı yeri bilmiyorsa vedası sünepeleşir. Kalanın vedası, eylem bittikten sonra yırtık pankartlar, flama ve bayraklar ile ne yapacağını bilemeyen eylemcilerin içinde kıvrandığı duyguya benzer.
Mermi yorgun olsa da ölüm dinç. Kurşun sekse de, yerini bilir. Bıçak bıçkındır, şeksiz ve şüphesizdir. İnsanı vuracak olan her şey böyledir. Kendimize baktık. Bıçağın keskin ucundan tutup muhatabına uzatan, hem bıçağı hem yarayı iyileştireni andık. Bizim de keskin ucumuzdan tutuverse dedik. Keskinliğimiz başkasına, yaramız kendimize zarar vermese. Sonra sustuk. Bıçağın tutunma arzusu kalbimizi kırdı. Bıçağın ellerinden kim tutacak?
Dünya; okyanusta yüzen bir tahta parçası mıdır yoksa kelimelerin üzerinde yüzen, harflerin manalara dokunarak ilerlediği bir hazine sandığı mı? Bir göç katarı mı? Bir kirli gemi mi? Biz, bir yüzüşü mü, bir göç katarını mı seyrediyoruz, durduğumuz çağdan? Dengemizi kaybetmemek için bir seyre mi tutunuyoruz böyle?
Biz şunu çok iyi biliyoruz ki, hikâyeler ne kadar çoğalırsa, ne kadar farklı şekillerde anlatılırsa içteki kımıldanma da o kadar çok olur. Her şeyin önünü ardını, içini dışını, görünür görünmez yanlarını düşünürsünüz. Bu da sizi hakikate yaklaştırır. Hikâyelerin çokluğu dünyayı yuvarlaklaştırır. Döndükçe sıranın sana gelmesini beklersin böylece. Bağışlanmayı beklerken vakit geçsin diye affetmeye başlarsın etrafındakileri, delirmeyi beklerken kaçıracağını umduğun aklına yaklaşırsın, duymak istediğin hikâyeyi beklerken sıkılırsın ve kendi hikâyeni anlatmaya başlarsın.