Çehov'un mekan tasvirlerinde; kendisinin rehberliği eşliğinde bizi bir gezintiye çıkarıyormuş gibi hissedersiniz.
Karakterleri analiz ederken ise; mizahi bir üslupla da ele aldığı gözlemlerini okuyucunun sıkılmasına yer vermeden anlatmayı becerebilen nadir yazarlardan.
Karakterleri iyice tanıyıp ruh hallerine yönelik bilgi edindikten sonra diyaloglarını dinlemek aşırı zevkli bir hal alıyor. Tıpkı bir yazara hayranlığının artması ile kitabını eline alırkenki yükselen heyecan gibi.
Yaşarken hiç dikkat etmeyeceğimiz detayları ve hikayenin akışını etkileyecek olan olayları aynı özenle aktarıyor. En acıklı olayları sıradan bir şey anlatıyormuş gibi yalın bir dille anlatması da okuyucuyu etkileme kaygısından uzak olduğunu gösteriyor. Bu sevdiğim bir özelliktir. Yani bir olayı abarta abarta ısıta ısıta anlatıp bakın burda üzülmeniz gerek hadi kahrolun diyen yazarlardan değil. Okuyucunun ne hissedeceğini okuyucuya bırakıyor Çehov.
Hiç bir şeyi uzatmıyor. Tek bir kelime ne eksik ne fazla.
İnsanların tekdüze yaşamı üzerine bir sorgulama niteliğinde olan felsefi düşüncelerini kitabın içine öyle güzel serpiştirmiş ve öyle bir yalınlıkla aktarmış ki felsefeyi sevmeyen biri bile sıkılmadan okuyup anlar.
Altıncı KoğuşAnton Çehov · Adam Yayınları · 198287,2bin okunma
Lüzumsuz... Lüzumsuz olduğunu bilen, varlığının önemsizliğinden haberdar olan Çulkaturin'in günlüğünde; kaybolmuşluğun içine damıtılmış melankolik bir karanlığın belirsizliğinde, hiçliğin içine gömülmüş bir lüzumsuzluğun hikayesini dinleyeceksiniz.
Bırak bu laf cambazlığını da neden okuyayım bu kitabı onu söyle?
Tamam sakin. Anlatıyorum. Sanırım şöyle bir alıntı sizin bu kitabı neden okuyacağınız üzerine bir fikir oluşturacaktır.
"Hayatım birçok açıdan diğer insanlardan çok da farklı değildi. Baba evi, üniversite, devlet dairelerinde küçük memuriyetler, emeklilik, küçük arkadaş çevreleri, namuslu bir yoksulluk, makul zevkler, iddiasız uğraşılar, ölçülü arzular... Lütfen söyleyin, bunlara yabancı olan var mı?"
Turgenyevin özentilikten uzak, orijinal bir yalınlıkla kendine özgü kalemiyle betimlediği tekniğine yine hayran kaldım.
Okuyucuyu etkileme kaygısı taşımadan olanı olduğu gibi söylemesi ise beni daha çok etkiledi.
Turgenyev'in sesi öyle samimi ki; denizin karşısında sizinle birlikte oturan bir adamın şikayetsiz efkarı kulağınıza çarpıyor gibi hissediyorsunuz. Güneşin batışını birlikte seyretmeye daldığınızda ise; karanlık her çöktüğünde hüzünlü bir adamın, içinizi saracak olan o melankoli kokusunu sesinde hissederek dinlemeye koyulacaksınız. Bu ses bir kemanın sesi gibi hep hüzünlüdür. Güneşin batışıyla etrafa çöken karanlık arttıkça, hikayede yükselen hüzün de içinizi karartacak.
Hüzünlü okumalar dilerim.
Dostoyevski’nin, İnsancıklar romanından sonra yayımladığı ikinci romanıdır.
Oldukça ilginç, tuhaf ve eğlenceli bir hikayesi var ki bu da yaratılan karakterle eşdeğer. Bay Goladkin öyle bir karakter ki alınganlığı, sıkılganlığı, çekingenliği, kararsızlığı, huzursuzluğu, paranoyaklığı, çelişkileri, endişeleri, bölünmüşlüğü, ezikliği içinde barındırdığını kendisinden özür dileyerek belirtmek istiyorum.
Hal böyleyken gittiği gösterişli bir balodan iş arkadaşları tarafından alaya alınıp tuhaf davranışları sonucunda bu balodan kapı dışarı edilmesiyle hastalığı işin içinden çıkılmaz bir hal alır.
Kafasının içinde kıyametler kopan, içinde fırtınalı bir kargaşaya sürüklenen Bay Golatkin sonunda üst benliğini yaratıp onunla mücadeleye girişmeye başlar.
Yani yazarımız, şizofreniden önceki süreci ve şizofreninin patlak verdiği anı da muazzam zekası ve gözlem gücünün verdiği incelikle bize sunuyor.
Dostoyevski bu karaktere kitabında can vermesiyle psikoloji bilimine de katkıda bulunmuştur. Nitekim o dönemde (1846) şizofreni tanısı hakkında yeterli bilgi yokken, dehasını konuşturup usta kalemiyle paranoid şizofreni üzerine bu kadar harika bir roman yazma başarısı göstermesi freud’u da derinden etkilemiştir.
Okurken hem eğlenebileceğiniz hem de hüzünlenebileceğiniz kısacık küçücük ama içi dolu bilgicik bir roman.
2013’te ‘The Double’ ismiyle sinemaya da uyarlanmıştır.
Kabil üzerinden Tanrı’nın adaletinin sert bir üslupla (bana göre) sorgulandığı oldukça ironik ve tuhaf bir kitap.
Saramago bu kitaptan sonra Portekiz’den ayrılıp Kanarya Adalarına yerleşmiş. Bu da yazdıklarıyla sorgulamak istediği şeyde biraz aşırıya kaçtığını gösterir.
Gerçeküstü bir imgelemi kullanarak masalımsı bir tad veren bu romanın kurgusu pek hoşuma gitmemiş olsa da kurduğu o kendine özgü yetenekle süslediği harikulade cümleleri için okunmaya değer bir kitap.
KabilJosé Saramago · Kırmızı Kedi Yayınevi · 201814,3bin okunma
İmkansız bir aşkın pençesinde can çekişen, yanıp tutuşan bir adam düşünün ve onun ne düşündüğünü ne hissettiğini, yüzyılların etkisini silip süpüremeyeceği dimdik bir heykel gibi ayakta duracağı sözlerle ve tespitlerle anlatıldığını düşünün.
Bu kitabı okurken bir insanın -malum sona- doğru yol alan emin adımlarını, arkanızdan biri yürüyormuşçasına hissedeceksiniz. Zaman geçtikçe yaklaşıp yakasına yapışacak ve onu amansız bir girdaba hapsedecek olan kaderini okurken, yürek burkan cümlelerin zalimliğiyle ruhunuzun harap olduğuyla tanışacaksınız.
Zamanındaki kuşaklarına neden intihar vakaları yaşattığını şaşkınlıkla karşılamama son verdi. Okuduktan sonra gayet doğal dedim.
Goethe’yi ilk kez okudum ve etkisini uzun süre üzerimde hissedeceğim bir sarsıntı geçirdim. Şiirsel kaleminden süzülen destansı sözlerini hafızamda biriktirmek, hiç de zor olmayacak.
İyi bunalımlar...
Genç Werther'in AcılarıJohann Wolfgang Von Goethe · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2024150bin okunma