Aslında istediğim yeniden başlamaktı. Olmamış hayatımı oldurmak, herkes gibi bir hayata sahip olmak istiyordum.
Ama hiçbir şeye yeniden başlayamazdım. Yeniden başlamam için yeniden doğmam lazımdı. Çünkü her şey aslında doğumumla başlamıştı.
Ben, hastayken gelmelerini istiyorum. Hatta hastalanmadan gelmelerini istiyorum. Gelseler zaten hasta olmam. Geçmiş olsuna gitmek âdetini kim çıkardıysa... Geçtikten sonra gitmişsin ne kıymeti var? Hani hastayken gideceksin, bir çor ba kaynatacaksın, sırtını ovacaksın, terleyince üstünü değiştireceksin, ne bileyim suyunu vereceksin... O zaman gel geçmiş olsuna. Geçip iyileştikten sonra ben ne yapayım seni?
Kendi hayatımın bulmacası ise öylece kaldı. Bir sürü boş kutu, bir sürü cevapsız soru... Soldan sağa, yukarıdan aşağıya bütün kareleri tek tek doldurabileceğim, bir kucak hüzünlü kelime...
Millet öyle yapıyor, kefenlik falan alıp koyuyor kenara. Ölmüşsün, daha ne gam? Yaşarken kimse koşmadı hizmetimize, ölünce bari azıcık hizmet etsinler. Onu da başkaları alıversin, onlar düşünsün.
Anlaşamıyorduk. Neden ayrıldınız? Anlaşamadık. Neden boşandınız? Anlaşamadık. Anlaşamamak çok anlaşılır bir nedendi ayrılmak için ama kimseye bu kadar açıklama yeterli gelmiyordu. Daha geçerli sebepler istiyordu toplum bizden. Hiç değilse şiddetli bir geçimsizlik istiyordu. Oysa şiddetsiz, sessiz bir geçimsizlik de az şey değil ki. Aynı evi paylaşan, hiç konuşmadan, kavga etmeden, birbirine dokunmadan seneler geçiren insanların geçimi de geçimsizlik değil mi? Çiçeği ha bir günde koparıp atmışsın kökünden, ha yavaş yavaş solmasına izin vermişsin.