Her şeyin birbirine benzediği, herkesin birilerinin kopyası olduğu bir dünyada, 'orijinal' kalmak mümkün müdür? Yoksa hepimiz birer taklitten mi ibaretiz?
Gelin, önce yazarımızdan bahsedelim. Sahi, Selim Nüzhet Gerçek’i tanıyan var mı? Genellikle basın tarihi, tiyatro ve karagöz üzerine yaptığı kıymetli araştırmaların gölgesinde kalmış bir isim o.
Fakat bu kurmaca eseriyle, Türk edebiyatında mizah ile insan psikolojisini jilet gibi keskin, bir o kadar da zarif bir çizgide bir araya getiriyor.
Kitap, ilk bakışta bir "ikiz" veya "olağanüstü benzerlik" temalı alelade bir durum komedisi gibi görünse de, perdenin arkasında tehlikeli bir soru gizli: Bireyin toplum içindeki varoluşu ve o tekinsiz kimlik karmaşası.
Biraz da kitabın bizi içine çektiği o tekinsiz atmosferden bahsedelim. Birbirine tıpatıp benzeyen iki insanın yollarının kesişmesi, basit bir absürt tesadüf değildir. Selim Nüzhet bize edebi bir oyun oynuyor ve o yumuşak dilinin altından sert sorular fısıldıyor: "Asıl olan kim?", Bizi biz yapan rütbelerimiz mi, yoksa karakterimiz mi?
Kitabın kapağındaki o heybetli, nişanlarla dolu üniformalar ve birbirinin kopyası olan sert bakışlar, aslında toplumsal bir illüzyonun maskesi. Dünya, unvanlara tapınacak kadar kördür; dış görünüşün arkasındaki devasa boşluğu asla fark edemez.
Yazar, bu acımasız gerçeği yüzümüze vururken ağdalı, iddialı ve okuru yoran bir dil kullanmıyor. Aksine; eski İstanbul’un o tatlı, nüktedan ve hafif sisli atmosferini ruhumuza üflüyor.
Cümleler aceleci değil; karakterlerin şaşkınlıklarını, o belirsiz ve muğlak hallerini sindire sindire aktarıyor. Ama o sakinliğin arkasında hep bir tetikte olma hissi var.
Kimin gerçek, kimin gölge olduğu belirsizleşip karakterler o puslu atmosferde birbirine karıştığında, yazar son
"Smita'nın cesareti, Giulia'nın emeği, Sarah'nın mücadelesi... Bu sadece bir roman değil; bir kadının bıraktığı yerden diğerinin nasıl devam ettiğinin, birbirimizi hiç tanımasak da nasıl ayağa kaldırdığımızın manifestosu."
Üç Kadın, Tek Bir Direniş
Kitapta bizi Smita (Hindistan), Giulia (İtalya) ve Sarah (Kanada) karşılıyor.
• Biri toplumun en alt tabakasından, kaderinden kaçıyor,
• Biri ailesinin mirasını ve geleneklerini omuzlarında taşıyor,
• Diğeri ise modern dünyanın "kusursuzluk" baskısı ve hastalıkla en ön safta savaşıyor.
Coğrafyalar, diller ve dertler farklı görünse de aslında hepimiz aynı direncin, aynı görünmez bağın parçasıyız. Colombani; kadın olmanın zorluğunu değil, kadın olmanın sarsılmaz gücünü kutluyor.
Görünmez İplerin Gücü
Smita’nın bir tapınağa adadığı saçların, İtalya’da Giulia’nın emeğiyle hayat bulup, Kanada’da Sarah’nın aynadaki yeni yansımasına, yani özgüvenine dönüşmesi... İşte bu döngü, kadın dayanışmasının sınır tanımadığının en zarif kanıtı. Birimizin fedakarlığı, dünyanın öbür ucundaki bir diğerimizin umudu oluyor.
"Hiç kimse tek başına değildir; her birimiz bir başkasının hikâyesinin tamamlayıcısı, bir başka kadının ayağa kalkışıyız"."
Eğer birkaç saatinizi ayırıp kalbinizi tazelemek, "dünyanın bir yerinde birileri hala savaşıyor ve ben de yapabilirim" demek istiyorsanız bu örgüye siz de dahil olun. Saç tellerinden örülen o sarsılmaz zincirin gücünü hissedeceksiniz.
Kesinlikle tavsiyemdir.
Paul Bowles’un Yağsın Yağmur romanı, okuru bir hikayenin içine davet etmekten ziyade, onu Tanca’nın sisi ve belirsizliği içinde kaybolmaya zorlar.
Kitabın orijinal adı olan "Let It Come Down", Shakespeare’in Macbeth oyununda bir suikast anında geçer. Bu isim, kitabın ruhuna sızan o kaçınılmaz felaketi müjdeliyor. Okumaya başladığımızda sorduğumuz "Neden bu isim?" sorusunun cevabı sayfalar ilerledikçe netleşiyor: Yağmur burada bir arınma değil, ahlaki bir çöküşün ve kaderin üzerimize inişinin simgesi. Dyar için yağmurun yağması, artık kontrolü bırakmak ve o karanlık sona teslim olmaktır.
Romanın geçtiği 1940’ların sonundaki Tanca, sıradan bir şehir değil, bir "Uluslararası Bölge"dir. Hiçbir devlete tam ait olmayan, verginin ve kuralların uğramadığı bu liman; casuslar, kaçakçılar ve Nelson Dyar gibi heyecan arayan, kafesinden çıkmak isteyen yabancılar için bir cennet...
New York’taki monoton hayatından ve banka memurluğundan sıkılan Nelson Dyar, bir "yeniden doğuş" umuduyla Tanca’ya gelir. Ancak Tanca ona beklediği huzuru değil, daha büyük bir boşluk ve tehlikeli bir para transferi işi sunar.
Eğer bu kitabı klasik bir macera veya polisiye olarak elinize alırsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Yağsın Yağmur, bir çırpıda okunup bitirilecek doğrusal bir metin değil; katmanlı, ağır ve her cümlesiyle huzursuzluk veren bir varoluşçu sancıdır.
Kitapta diyaloglar bile net değildir; karakterler birbirlerine hep bir perdenin arkasından konuşur gibidir. Kimsenin geçmişi tam verilmez, motivasyonlar hep bulanıktır.
Bowles bize karakterleri değil, o karakterlerin içindeki "sinikliği" ve "eksikliği" anlatır. Ortam o kadar sislidir ki, okur olarak neyin gerçek neyin halüsinasyon olduğunu ayırmakta zorlanırsınız.
Karakterlerin o
Yağsın YağmurPaul Bowles · Can Yayınları · 201851 okunma
Paul Bowles’un Yağsın Yağmur romanı, okuru bir hikayenin içine davet etmekten ziyade, onu Tanca’nın sisi ve belirsizliği içinde kaybolmaya zorlar.
Kitabın orijinal adı olan "Let It Come Down", Shakespeare’in Macbeth oyununda bir suikast anında geçer. Bu isim, kitabın ruhuna sızan o kaçınılmaz felaketi müjdeliyor. Okumaya başladığımızda sorduğumuz "Neden bu isim?" sorusunun cevabı sayfalar ilerledikçe netleşiyor: Yağmur burada bir arınma değil, ahlaki bir çöküşün ve kaderin üzerimize inişinin simgesi. Dyar için yağmurun yağması, artık kontrolü bırakmak ve o karanlık sona teslim olmaktır.
Romanın geçtiği 1940’ların sonundaki Tanca, sıradan bir şehir değil, bir "Uluslararası Bölge"dir. Hiçbir devlete tam ait olmayan, verginin ve kuralların uğramadığı bu liman; casuslar, kaçakçılar ve Nelson Dyar gibi heyecan arayan, kafesinden çıkmak isteyen yabancılar için bir cennet...
New York’taki monoton hayatından ve banka memurluğundan sıkılan Nelson Dyar, bir "yeniden doğuş" umuduyla Tanca’ya gelir. Ancak Tanca ona beklediği huzuru değil, daha büyük bir boşluk ve tehlikeli bir para transferi işi sunar.
Eğer bu kitabı klasik bir macera veya polisiye olarak elinize alırsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Yağsın Yağmur, bir çırpıda okunup bitirilecek doğrusal bir metin değil; katmanlı, ağır ve her cümlesiyle huzursuzluk veren bir varoluşçu sancıdır.
Kitapta diyaloglar bile net değildir; karakterler birbirlerine hep bir perdenin arkasından konuşur gibidir. Kimsenin geçmişi tam verilmez, motivasyonlar hep bulanıktır.
Bowles bize karakterleri değil, o karakterlerin içindeki "sinikliği" ve "eksikliği" anlatır. Ortam o kadar sislidir ki, okur olarak neyin gerçek neyin halüsinasyon olduğunu ayırmakta zorlanırsınız.
Karakterlerin o
Yağsın YağmurPaul Bowles · Can Yayınları · 201851 okunma