İstanbul’un fethinin İslâm ve Hıristiyan dünyası için ne anlama geldiğini muhtemelen Batılılar bizden daha çok düşünüp araştırıyorlar. Doğu Roma İmparatorluğu ile birlikte bütünüyle Roma’nın tarih sahnesinden çekilişini sembolize eden bu fetih, dünya tarihinin en önemli olaylarından biri. Oysa bizim anlatılarımız daha ziyade kim, nasıl fethetti soruları etrafında askerî başarıya odaklanıyor.
Evet; fetih büyük bir askerî zafer. Bu tartışılamaz. Fakat tarihin akışı içinde meselenin can alıcı noktası bu değil. Asıl mesele, İslâm ve bünyesinde Roma uygarlığını da barındıran Hıristiyan dünyası çatışmasının İslâm’ın zaferiyle sonuçlanması. Batılıların bu hadiseyi bir “çağ dönümü” olarak görmeleri boşuna değil.
Daha yalın bir dille söylersek, İstanbul’un fethi hak-bâtıl mücadelesinde hakkın büyük, açık, ihtişamlı zaferi. O gün için fetihle yıkılan sadece Bizans ya da Doğu Roma İmparatorluğu değil; tevarüs ve temsil ettiği eski dünya. O dünyanın taşıdığı anlam ve değer sistemi.
Meseleye böyle bakınca iki husus kendiliğinden öne çıkıyor. Birincisi, Hıristiyan dünyası bu yenilgiyle nasıl hesaplaştı, gerçekten Yeniçağla beraber eski geride mi kaldı? Yoksa şehri geri alamasalar da şehrin temsil ettiği kökler üzerine bir dünya inşa edebildiler mi? İkinci soru, biz ehl-i hak olarak hak kavramının kapsamındaki anlam ve değerlerimizi yeni zamanlara taşıyabildik mi? Yani tarihî zaferimizi sürekli, kalıcı yapabildik mi?
Diğer bir konu da bir İslâm fethi olarak İstanbul’un fethinin anatomisi. Yani fetih kavramı nedir, fâtih kimdir, fethin mimarları kimlerdir ve katkıları nelerdir? Fâtih Sultan Mehmed Han’ın mürşidi olarak Akşemseddîn Hazretleri’ni biliyoruz. Peki, Akşemseddîn kimdir ve neyi temsil eder? Bir velîyi Sultan üzerinde bu kadar etkili kılan ruh nedir?
Eğer bu büyük fethi