“Dul Kadın Su Kabını Ağzı Öne Gelecek Şekilde Mezarın Üstüne Bırakıyorsa, Bilin ki İlgi İstiyordur”, bu upuzun ve ilginç adlı kitabın içerisindeki öyküler de bir o kadar enteresan.
Saša Stanisič’i ilk kez okudum. 14 yaşındayken(1992’de) ailesi ile birlikte Yugoslavya iç savaşında Višegrad’dan Almanya’ya sığınan, göçmen edebiyatının temsilcilerinden.
Kitabın başındaki epigrafların birisinde “Sırayla okuyunuz” diyor yazarımız. Bu anlamda kitap roman mı öykü derlemesi mi biraz yoruma bağlı. İlk öyküde “Hayat bir deneme kabini olsaydı” sorusuyla çok çarpıcı, merak uyandıran güzel bir girişi var. Kimi hikayeler birbiri ile bağlantılı, kimi bağımsız, kimi ise bağımsız görünürken bazı hikayelerle bağı var, son hikayelerde deneme kabinine dönüyoruz.
Zaman kavramı, göçmenlik hep baş köşede. Diğer taraftan doğayı ihmal eden şehir plancılıktan çöp ayrıştırmaya, kuşak farklılıklarına, bilgisayar oyunlarına, modern çekirdek aile yaşamına kadar çok çeşitli konulara yer vermiş. Basım tarihi 2024. Bazı hikayelerin içine kusursuzca yazarı da bir karakter olarak yerleştirip ChatGPT den yararlandığını not düştüğü gülümseten bölümler var. Günümüzden, günlük yaşamdan kesitler olan esprili, bol ironili dille akışta yazılmış öyküler.
Devamı
cocuklacocuk.com/dul-kadin-su-ka...
Günlük yaşamda etrafımızı sarmalayan ama farkında olmadığımız ya da çoğunu kanıksadığımız malzemelerin doğasını çok severek okudum.
Mark Miodownik, Eşyanın Tabiatı (Stuff Matters ) kitabı ile 2014 yılı Kraliyet Akademisi Bilim kitabı ödülünü almış, uzman olmayan bir kitle için yazılmış bilim kitaplarına açık bir ödül kategorisi.
Yazar, malzemelerin günlük yaşamımızdaki yerini, tarihsel ve bilimsel olarak gelişimini bir arada, müthiş akıcı bir şekilde anlatmış. Tek bir fotoğraf üzerinden kurgulanan kitapta , fotoğraftaki malzemelerin her biri farklı bölümlerde detaylı olarak anlatılıyor. Bölüm başlıklarını malzeme isimleri yerine “boyun eğmez”, “güvenilir”, “temel”, “nefis”, “düş gibi”, “zarif” gibi sıfatları ile oluşturmasını çok enteresan ve etkili buldum. Kitabın başında kurgunun temeli olan fotoğrafa bakışımız, ilerleyen bölümlerde malzemelerin derinlerine indikçe daha zenginleşiyor, ilk bakıştaki körlüğümüz kayboluyor.
Devamı
instagram.com/p/DX59lHQjDEM/?...
4 ana bölümde gruplanmış (Kayıplar, Aşırılıklar, Seyahatler, Basitin Dünyası) 22 vaka öyküsünden oluşuyor. Kitabın ilk basım yılı 1986. Oliver Sacks, vakaların fizyolojik süreçlerini tıbbi olarak anlatırken hastaların geçmişlerini, deneyimlerini, yaşamlarını , onlarla yaptığı sohbetleri hikayeleştirerek anlatıyor. Ve böylelikle vakalar bizler içinde anlaşılabilir hale gelmiş. Yüz körlüğünden, bedenin hissizleşmesine, farklı aşırılıklara kadar pek çok vakayı okuduğumuz kitabın anlatım dili çok akıcı.
Beynimiz çok gizemli bir organımız. Beyninimizin bölümlerinin farklı işlevleri olduğunu biliyoruz. Bir bölgede oluşan hasarın diğer bölgeleri de etkilemesi gerekmiyor, hasarsız bölge işlevleri normal olarak devam edebiliyor.
Hiç farkında olmadığım ne kadar çok beyin rahatsızlığı varmış. Yakın/uzak çevremizki insanları anlayabilmek için Oliver Sacks’ın kitabının çok etkili olduğunu düşünüyorum. Kitabı okuduktan sonra da “normal insan” tanımı da çok riskli buluyorum. Örnek vakalarda gördüğüm üzere hayat zaman içinde ya da birden değişebiliyor.
Sağlıklı yarınlarımız olsun.
cocuklacocuk.com/karisini-sapka-...
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Cadı romanına başlarken tuhaflıklar ve hiciv dolu bir öykü bekliyordum. Batıl inançlar, mizah fazlasıyla vardı, çok eğlenceli bir kitaptı.
Cadı’daki karakterler toplumun her kesimini yansıtıyor ve çok sahiciydiler; hanımefendi, beyefendi, kalfa, bohçacı, memur, mezarlık görevlisi,…
Beni şaşırtan ise kurguya muhteşem bir şekilde yerleştirdiği varlık, yokluk, ölüm ve sonrası, metafizik, spiritüalizm konuları üzerinde felsefi tartışmalar oldu. Romanın genelini akıcı bir şekilde okurken bu kısımlarında yavaşlayıp ve hatta bazı yer tekrar tekrar üzerinde düşünerek okudum. Tek taraflı yazmamış bu konularda düşüncelerini, iki farklı karakter üzerinden konuşma, tartışmalara yer vermiş.
devamı
instagram.com/p/DVOxYnqjWpR/?...
İki şehrin Hikayesi – Charles Dickens
Klasikler hiç yanıltmıyor ve ben her seferinde okumak için niye bu kadar geç kaldım diye hayıflanıyorum. Girişinden sonuna kadar heyecanla okudum.
Zaten öyle ihtişamlı bir girişi var ki… En güzel roman girişlerinden. Tezatlıklar ekseninde dönen dünyayı çok iyi betimliyor.
Romandaki her cümle, her olay, her karakter bir anlam ifade ediyor. İlk sayfalarda önemsiz bulduğum karakter ya da niye anlatıldığını düşündüğüm bir detay kilit bir role büründü zamanı geldiğinde. Kurguda hiçbir şey havada açıkta kalmamış, müthişti.
Benim cahilliğim, Fransız İhtilalini tek yönlü biliyormuşum.
Toplumun sınıfları arasındaki uçurumun, halkın sefaletinin ve açlığının doğurduğu özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin temellerinin atıldığı bir devrimdi gözümde. Ve sanki kısacık bir süreçte olmuş bitmiş, yeni adil düzen günlük güneşlik kurulmuştu. İki Şehrin Hikayesi ile çok uzun süren bu devrimin açlık, intikam, ş*ddet ve *lüm ya da namı diğer Bayan G*yotin tarafını da öğrenmiş oldum.
(devam)
instagram.com/p/DUkfyCpDTp4/?...