Kısaca “Bir kere de azmedip kendi irâdene düşen rolü ifâ ettikten sonra artık Allâh’a tevekkül et ” diye emrederek ferdi, sükûn ve saâdete ulaştırır. İslâm’ın bu husustaki görüşü bir döviz hâline konmak îcab etse kısaca şöyle denebilir: “Allah var, keder yok!..”
İslâm, yukarıda da bir nebze belirtmiş olduğumuz gibi hayr ve şerrin Allah’tan olduğu, fakat Allâh’ın rızâsının sadece hayırda bulunduğu temel görüşü ile ferdî mes’ûliyeti bertaraf etmeksizin kader mes’elesini en güzel şekilde halletmiştir. Bu yüzden her olan şeyde bir hayr bulunmak ihtimâl ve vâkıasını vaz’ ederek ferdi, lüzumsuz üzüntü ve kuruntulardan kurtarır. Ye’si imanla gayr-i kaabil-i te’lif telâkki eylemek sûretiyle insanı bedbinliğin karanlığından çekip çıkarır. Mutlak ye’si, “Küfür” telâkki edecek kadar bu ölçüde ileri gider.
İslâm'ın ne ölçüde nikbin (iyimser) bir görüş ufku getirdiğinin anlaşılması için Peygamber Efendimiz Hazretleri'nin hayatlarından bir vak'ayı misâl olarak zikredelim:
O, ashabı ile bir yola gidiyorlardı. Yolda kokmaya başlamış bir köpek cesedi vardı. Herkes burnunu tıkayarak oradan geçerken O, cesede yaklaşıp bakarak:
"-Bu köpeğin ne güzel inci gibi dişleri var, gördünüz mü?" diye buyurmuşlardır. İşte mü'min gözünün ölçüsü budur.
Zira İslâm’ın emir ve yasakları, insanın hâlıkı olan Allah tarafından vaz' olunmuştur. İnsanın ne olduğu ve ne olmadığını Cenâb-ı Hakk kadar kim bilebilir?!..