Hilal

Gazetelerde olur ya hani aşk, para, sağlık üçgeni… Bendekinin aşkı bitti, parası gitti, geriye bir tek sağlığı kaldı. Onu da yakında tüketirim. Zaten dünya çoktan kararını vermiş, beni ufak ufak tedavülden kaldırıyor. Hadi bakalım, dünyaya biraz yardım edelim!
Reklam
Ben de şu amaçlar belirleyen adamlardandım. Her yeni yıl, her doğum günü, her ayın biri ya da her pazartesi yeni bir insan olmak için uyanırdım. Hele ki güneşli günse, bütün dünyayı değiştirebileceğimi sanırdım. Artık hepsi çok uzaklarda kaldı
Ne diyebilirim: ben ile kendim arasında derin bir sessizlik var. Birlikte, bir çeşit ağırlaştırılmış yalnızlık yaşıyoruz. Aramızdaki gerilim, sadece kötü havalarda ve geç saatlerde biraz hafifleyip çekilir hale geliyor. Sırf bu nedenle, mümkün olduğunca uyumuyorum. Yani yalnızlık denen nane, öyle şarkılarda anlatıldığı gibi insanın üzerine gece vakti çökmüyor. Tam tersine gece vakti seyreliyor yalnızlık, hazmı kolaylaşıyor. Zor olan, güneşin parladığı öğle vakitleri, öğleden sonraları, pazar sabahları, cıvıl cıvıl piknik yapılan ikindiler… Geceler güzel.
sonunu iyi bağlamışsın :)
“İyi tatiller Taner! İyi hafta sonlarl!” diyor Serap cıvıltıyla. “Sana da Serap!” Öyle neşeli söylüyor ki… Neşesinin sebebi hafta sonunun gelmesi değil ama. Serap hep böyle. Haftada yedi gün, yirmi dört saat fütursuzca gülüyor. Yemeklerde kıpır kıpır, sürekli bir şeyler anlatıyor, hiç durmuyor. Yavaşlamıyor bile. Anlatıyor, yıllar var önünde , onları anlatıyor. Uzak şehirlere gideceğini anlatıyor. Bıkkınlık içinde geçtiğim o yolları, yerleri, hayatları, bambaşka şeylermiş gibi coşkuyla anlatıyor. Hiç yaşamamak böyle bir şey olmalı. Gençlik böyle bir şey olmalı. Heyecanını anlayamıyorum. Köhnemek böyle bir şey olmalı. Ne yani, ne olacak güneyde bir kasabaya gideceksen? Güneş müneş, deniz, kum… Arada bir yerde öleceksin, diyemiyorum. Ne güzel Serap. İyi Serap. Evet Serap. Taş gibisin Serap
Net bir günü, net bir cümlesi olmadan başladı her şey; kendiliğinden, ağır ağır içimizde hasıl oldu. Zaten o dönemlerde, hayatımızı takvim yapraklarına kaydetmek gibi bir alışkanlığımız yoktu. Bir ölümlerin tarihini bilirdik, sayıları artınca onları da bilemez olduk.
Reklam