Siz hiç kendi portresinden korkan birini gördünüz mü? Ya da okudunuz mu? Bugün sizin içinizde, kendi portesinden korkan birini okumanız için bir ateş yakmaya geldim.
Kitaptaki ana kahramanımız Dorian Gray, halk tarafından çok sevilen, el üstünde tutulan, yakışıklı, efendi, herkesin olmak isteyeceği biri olarak karşımıza çıkmakta. Kitaptaki tasvirler o kadar yerindeydi ki Dorian Gray’in doğa üstü güzellikte bir insan olduğuna ben de ikna olmuştum.
Kitabımızdaki bir diğer yan kahraman olan ressam Basil, Dorian’ın onun için bir ilham perisi olduğu fikrine o kadar kapılmıştı ki artık onsuz resim yaptığında tatmin olmamaya başlamıştı. Bir gün Basil, Dorian’ın bir portresini çizmek istedi. Aldı Dorian’ı karşısına başladı çizmeye. O kadar iyi bir portre ortaya çıkardı ki çevredeki herkes portreye kelimenin tam anlamıyla bayıldı. Basil bu resmi çerçeveletip Dorian’a hediye etmek istedi. Dorian da, resmi aldı ve odasının en güzel köşesine astı. Ancak zaman geçtikçe Dorian portrenin değiştiğini sanki yaşlandığını düşünmeye başladı. Portredeki kendiydi ama farklı hissediyordu. Portreden utanmaya başlamıştı. Ama bu düşüncesinin bir delilik olduğuna inandığı için kimselere söyleyemedi. Sadece portreninin üstünü örtmek ile yetindi.
Gel zaman git zaman Dorian artık Basil’in yanına çok uğramaz oldu. Çünkü artık başka bir tutkusu vardı… “Sibly Vane”
Dorian gittiği bir tiyatro oyununda gencecik bir kızın hem oyunculuğuna hemde güzelliğine vurulmuştu. Her gece onu görmek için aynı oyunları izlemek zorunda kalsa dahi gözünü Sibly’den alamamaya başlamıştı. Ateş bacayı sardığında onunla konuşmak için oyun çıkışlarını beklemeye başladı. Sibly’de Doriandan çok hoşlanmıştı. Hatta ona “beyaz atlı prens” diyordu. Gel zaman git zaman aşkları o kadar alevlendi ki bir gün herkesin karşısına biz