Sevdiğim birine bakarken, bir yandan onunla etle tırnaktan bile yakın olmayı umar, bir yandan da asla hakiki bir yakınlık kuramayacağımızı bilmenin ıstırabını duyardım. Bütün bu insanlar, derdim kendi kendime, karılar kocalar, analar babalar, kardeşler, evlatlar, dostlar, arkadaşlar, ne kadar tanıyorlar birbirlerini? Bir insan diğerini sahiden tanıyabilir mi? Tanıyamaz ve bunu da bal gibi bilir. Hepimiz biliriz. Ben de biliyordum. Ansızın ölümcül bir hastalık gibi beliren o uzun sessizliklerle yaralanıyor, içimde palazlanan kaygıları zapturapt altına almaya çalışıyordum. Sessizlikler beni korkutuyordu, çünkü iki kişi arasına iki ayrı karanlık duvar örüldüğünü biliyor, uzayan her sessizliğin duvarları yükseltmesinden ürküyordum.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Derken güneş alacalı peçesini indirip yüzünü gösterdi. Gerilen atlasın orta yerinde narin, nazenin yükselerek, "Ey uykucular, dertliler, hastalar ve karasevdalılar, bitmez sandıysanız yanıldınız, bir gecenin daha sabahı geldi" diye kendini müjdeledi.
Savaş" dedi.
"Duymuşsundur. Yaşın kaç senin?" Bu defa gerçekten soruyordu.
"Kırk oluyorum yakında."
"Benden büyüksün. Hatırlaman lazım. Savaşı yani."
"Hatırlıyorum."
"Neyse, sus, söyleme. Herkes hatırlıyor. Oradalardı. Ama bir şey yapmadılar. Görmemek için başka yere baktılar. Onca kadın, onca kadına ... Yokmuş gibi yaptılar. Anlıyor musun? Annem buna çok kızgındı. Annem bana da kızgındı. Oysa ben de bir şey yapmadım. Onlar yaptı. Onlar yaptı ve sonra ben doğdum.
Anlıyor musun?"
Bosnalıyım ben. Bu ne demek bilir misin?" Cevap vermedim. Cevap beklemiyordu.
"Bazılarımızın annesi ölmeden evvel defalarca ölmüştür.
Ne demek istediğimi anlıyor musun?"