Film dünyası, yozlaşma çemberi içinde sıkışmış durumda; çünkü pusulası olmayan insanlar, bu dünyayı yönetmekte. Bu baskıya karşı yapabileceğimiz tek şey ise doğruyu söylemektir. Doğruyu söyleyip muhalif kuvvet oluşturan birileri her zaman bulunur.
Ayşe Kulin, kendi hayatından çok özel ve kırılgan dönemleri paylaşırken süsleyip yumuşatmıyor. Özellikle:
Baba kaybı,
evliliklerin çöküşü,
aile içi sorumluluklar,
kadın olarak var olma mücadelesi,
gibi duygularla başa çıkmaya çalışırken çok “gerçek” ve “çırılçıplak” bir anlatımı var. Bu da okuyucuda hem empati hem de içsel bir yorgunluk hissi yaratabiliyor — ama bu, kitabın etkileyiciliğini artırıyor.
Kitapta hissettirdiği hüzün sadece kayıplardan değil, geçip giden güzel zamanların özleminden de geliyor. İstanbul’un eski hali, değişen insan ilişkileri, hızla yabancılaşan hayatlar… Bu nostaljik hüzün, duygusal yoğunluğu daha da katmanlı hale getiriyor.
Kulin'in yazım tarzı, okuyucuya “benim yerimde sen de olabilirdin” dedirtiyor. Yani okurken onun hayatına tanık olmuyorsun sadece; kendi hayatındaki hüzünlü anları da hatırlıyorsun. İşte bu yansıtıcı duygusal yoğunluk, kitabın en güçlü yanı olabilir.
Kitabın sonunda boğazınız düğümlenip, gözleriniz buğulanabilir. Keyifli okumlar.