Yazmak; zihinsel bir tasavvurun ötesinde, varlığın kendi hakikatine süzüldüğü bir serüvendir. Bizim "yazamıyorum" dediğimiz o dilsiz durak, aslında ruhun kelamla buluşmadan önce o saf ve berrak sahraya rücu etmesidir. Zira her harf, bir "hal" tecellisidir ve bazen hal, kelimenin dar haznesine sığmayacak kadar yücedir.
Mürekkebin kağıtla kurduğu bu ezelî münasebet, sadece bir retorik meselesi değil; eşyanın ardındaki o gizli manayı, yani Mavera’yı keşfetme cehdidir. Donuk bir bakışla, durup beklemek bir tıkanıklık değil, bilakis hakikatin demlenme sürecidir. Çayın demi gibi, ruhun kelam da sükût dehlizinden geçmeden berraklaşamaz.
Şu an kalemin ucunda biriken o sessizlik, aslında bir doğumun eşiğidir. Harfler, senin onlara yüklediğin yükten sıyrılıp kendi kaderlerini yazmaya başladığında, yazar artık sadece bir seyircidir, kelam ise mutlak bir teslimiyet. Unutma; en sahici metinler, şuurun sustuğu ve gönlün konuştuğu o münezzeh boşlukta inşa edilir.
-Hülya Koç