Kurtuluş savaşı yılları… İstanbul işgal altında. İngilizler, Fransızlar kendi kokuşmuş kültürleri ile birlikte kurulmuşlar güzelim memlekete. Zaferden o kadar eminler ki… İstanbul, Musul, Mısır onların. Yunanlar desen zaten itilaf kuvvetlerinin emrine amade. Aç, vahşi hayvanlarla dolu memlekette bir diğer destekçi de elbette İngilizsever Türkler(!). Ya da biz bu güruha direkt itilafsever diyelim. Bu milletlerin kendi kokuşmuş kültürleri dediğim yalnızca yaşam tarzları da değil. Cinsel tercihlerden tutun da yeme-içme kültürüne kadar. Öyle ki İngilizce tek kelime bile duymaya tahammülü olmayan Nejdet bile bir ara aralarına karışır gibi oluyor. Anadolu’dan zafer haberleri geldikçe içi içini yiyor o şanslı askerlerden biri olamadığı için kahroluyor ama onu engelleyen bir şey de var: Aşk. Ya da o öyle olduğunu zannediyor. Leyla, aşık olduğu kadın… Nejdet’i toplumda tutunmak için paravan olarak kullanan; yakışıklı, beyaz tenli Captain Read ile gecesini gündüzüne katan Leyla. Ah Leyla… Keşke İstanbul’un o dönemlerinde doğup da itilaf askerlerinin elinde oyuncağa dönen bir kadın olacağına… Anadolu’da ülkesi için canını veren, çocuğunu feda eden, o ne yaparsak yapalım hakkını ödeyemeyeceğimiz annelerden biri olabilseydin… Keşke kurtuluş Savaşı nihayete erdiğinde kendini yabancı hissedecek kadar tarihinden, milliyetinden uzak bırakılanlardan olmasaydın…
Tarihî de olsa bu bir roman ama insan düşünmeden edemiyor: Böyle kaç kadın, kaç erkek Anadolu’da, Sakarya’da, İzmir’de verilen mücadeleden bihaber bu dünyadan göçüp gitti?
Ya da daha kaç Türk bu yüce tarihi, şanlı bayrağın göndere çekilebilmesi için akıtılan kanların tarihini bilmeden ölüp gidecek?
Ve O… Mustafa Kemal… Nejdet’in heyecandan adını bile söylemeye cesaret edemediği başkumandan. Ne demiş ?
“Çalışmadan, yorulmadan,