Kitabın sonunda “Haydi dağılalım, çünkü kimse kimsenin umurunda değil!” dedi Dük. Ben buna nasıl inanayım? Ramazan’ın o hikâyesinden sonra… İnsanları sevmediğini bastıra bastıra söyleyen biri böylesine önemserken birilerini, ben nasıl katılayım bu cümleye?
Sevgili Dük’ü en net gördüğümüz kitabıydı bu sanırım, onu en yakından gözlemlediğimiz. Üçüncü sınıf bir meyhanede unutulmuş mektuptu bu kitap. Adını bilmediğimiz ama sokakta görsek yaralarından anında tanıyacağımız dostumuzdu yazar, bazı bazı yaralarımızla eşitlendiğimiz… Onun için C harfiyle başlayan filmleri cdye çekeceğimiz ya da birlikte sopaları Mercedes yapacağımız bir dost edinmiştik belki bu kitapta. Hem yan taraftan hem ön cepheden, hem her şeyiyle hem çaresizce seven bir adamla dost olmaktı belki de bu kitap.
Aynı zamanda çok yalan söyleyen biriydi belki de dostumuz. “Fark edilmek istemiştim. Mevzunun en basit ve manalı özeti bu aslında.” derken de itiraf etmişti belki de bunu. Belki dostumuzun sevdiği bütün kadınların hep çok işi oldu, belki en çok ihtiyaç duyduğu anda kuşlar da insanlar da onu terk etti, belki tek istediği yağmurun altında kendisine gelen kedinin sabrını göstermemizdi sadece. Fark ediyordu ve fark ettiği gibi fark edilmek istiyordu belki. Bunun olmayacağını anladığında da balık olmak, ya da kafasını vuracağı bir duvar bulmak tek isteği olmuştu belki. Belki kendisinden o kadar çok şey umuyordu ki, hayatta hep en çok kendini hayal kırıklığına uğratmıştı. O yüzden de aslında hep kendisine kızgındı. Çuvaldızı da iğneyi de kendine batırıyordu ve acı, onu öfkelendiriyordu, hatta belki yaşama enerjisi veriyordu aynı zamanda.
Dük’ü anlamak benim ne haddime! Ancak şunu itiraf etmeliyim, onun kitaplarını okurken kendimi anladığımı hissediyorum. Hani her şeyle kurduğum ilişkinin öznesi ben oldum