Sabahları evden çıktığında otelden başka bir yere gitmesi için herhangi bir sebep yok. Bankaya, vergi dairesine filan gidilmesi gerekiyorsa Özgür gidiyor. Mürşit onun gitmesinden hoşlanmıyor aslında ama kendi giderse kalabalığa girmesi, selam vermesi, az çok konuşması, dinlemesi, alttan alması lazım. Bütün bunlar gözünde öyle büyüyor ki, ister istemez Özgür'e havale ediyor işi.
Mürşit hayatının yıllar önce parçalandığını düşündü. Parçalanmış hayatı değersiz bir kütleye dönüşeli çok olmuştu. Ama insan, hayatın bir yerinde iyi kötü bir bütün olmak istiyordu, kırık dökük de olsa bir bütün ya da ona yakın bir şey. İnsan bu yüzden hatırlıyordu her şeyi, zamanı gelince istemese de parçaları bir araya getiriyordu. Ama zaman içinde pek çoklarının ruhu taşlaşmış oluyordu, çoğunluk bir şey hissetmiyordu, çoğunluk aynada kendine baktığında gördüğü sahte bütünden hoşnut kalıyordu.
"ama nasıl unutabildi herkes? Bunu, öncekileri, sonrakileri. nasıl hiç yaşanmamış gibi devam edebilirler?"
"Senin dediğin gibi. duygusal taşlaşma çağı."
"Ama bir bedeli olmalı bu taşlaşmanın."
"Var," dedi mürşit "lanetlendik.".
Herkes yalan bir hayat yaşıyor, ama tek acı çeken benim diye düşünüyor. Yine kendine acıyor, zayıf çünkü, kendine acımanın zayıflığın en belirgin işareti olduğunu biliyor.