Bazen adaletin terazisi boşlukta sallanır; hiçbir zaman dengede durmaz.
Ben bunu ilk kez çocukken fark ettim. Mahallede bir tartışmaya tanık olmuştum; kimin haklı, kimin haksız olduğunu anlamak neredeyse imkansızdı. Herkesin kendi görüşü vardı ve ne yazık ki gerçek adalet, çoğunluğun sesine, gücüne veya popülerliğine teslim olmuş gibiydi. O zaman anladım ki, adaletin terazisi, sadece ölçülemez değil, çoğu zaman belirsizdir de.
Üniversite yıllarımda bu düşünce daha da pekişti. Bir arkadaşım haksız yere suçlandığında, herkes sessiz kalmayı seçti; kimse gerçeği savunmadı. İçimde büyük bir öfke ve kırgınlık hissettim. O an anladım ki adalet, bazen sadece bir ilüzyondur; gözle görünenin ötesinde, kendi değerlerini korumak için mücadele etmesi gereken bir kavramdır.
Kendi yaşamımda da karşılaştım bu dengesiz terazinin sonuçlarıyla. Küçük haksızlıklar, görmezden gelinmiş hatalar, adaletsizce dağıtılmış sorumluluklar… Bunların hepsi insanın içini kemiren sessiz çatlaklardı. Bir gün fark ettim ki, bazen adaletin terazisi kendi ellerimizle dengelenmeli; başkalarından beklemek boş bir çaba olur. Çünkü gerçek denge, başkalarının vicdanında değil, kendi vicdanımızda ve seçimlerimizde saklıdır.
Hatırlıyorum, bir yaz akşamı yalnız yürürken gökyüzüne baktım; yıldızlar birbirine karışmıştı. Terazi gibi, adalet de öyleydi işte. Düşündüm: “Ne zaman dengeyi gerçekten göreceğim?” Ama o an, içimde bir farkındalık belirdi. Adaletin terazisi sallanıyorsa, biz kendi duruşumuzla, kendi seçimlerimizle dengeyi yaratabiliriz. Her küçük adım, her doğru karar, bu dengesiz terazide bir ağırlık ekler.
Ve işte anladım ki, adalet sadece dışarıdan gelmez; kendi vicdanımızın terazisi de vardır. Orada kararlarımızla, seçimlerimizle, doğrularımızla ve affetmelerimizle ağırlık koyabiliriz. Belki dünya