Yangın, yeraltında sinsice uyuyan bir siyah pars gibi, huzursuzluğu her an hissedilip de geldiği kesin olarak söylenemeyen bir deprem gibi, yeryüzünün her köşesini ve bucağını hem ayrı ayrı, hem hep bir anda yokluyor.
Doğudan, batıdan, kuzeyden ve güneyden, her yerden alevler çıkıyor. Ta en dipten lavlar fışkırıyor, tepelerden korlar düşüyor. Yangının içindeki tüm insanlar ve canlılar yavaş yavaş ölüyor. Ölüyoruz.
Halbuki, herkes hiç ölmeyecekmişçesine ve hatta yangın hiç yokmuşçasına yaşamaya çalışıyor. Aşık oluyor örneğin. Ya da topluma boyun eğiyor. Veyahut yaşı geçmeden çocuk doğurmak istiyor. Az kazandığına üzülüyor, ikramiye çıksın ya da mirasa konsun diye bekliyor. Dans ediyor ve içiyor. Gülüyor ve sevişiyor.
Ve aslında herkes ölüyor yavaş yavaş...