Ey kardeş bil ki! Sen eğer Cenâb-ı Hak Te’âlâ’ya ma’lûm ve ma’rûf unvânıyla müteveccih olsan, sana meçhûl ve münekker olur.
Çünkü şu ma’lûmiyet ve ma’rûfiyet, ıstılâhî bir tedâvülün ve taklîdî olarak birbirinden işitmenin ve örfî bir ülfetin neticesi olan bir şeydir. Bu ise hakikattan hissedârlık değildir. Belki sana görünen o ma’lûmiyet ve ma’rûfiyetteki bilgiler, gâyet dar ve mukayyed bir şeyler olup, hiçbir zaman mutlak sıfatları yüklenemezler. Belki olsa olsa, ancak Zât-ı Akdes’i mülâhaza etmek için bir nev’i unvân olabilirler.
Ammâ eğer sen, Ona mevcûd-u meçhûl unvânıyla teveccüh etsen, o zaman ma’rûfiyetin şu’âları ve mevsûfiyetin berk ve nûrları sana inkişâf ederler. İşte o zaman, senin bu ma’rifetine, kâinâtta mütecellî olan şu sıfât-ı muhîta-i mutlakalar, ince ipekten olan gömleğin ve en güzel ve en yumuşak ipekten ma’mûl süslü mendilin gibi sana ağır gelmediği gibi, te’azzum edip azamete bürünecek onun hakkında istib’âd da edilmezler.