İlerlemeci dinler tarihi anlayışında, tarım öncesi avcı-toplayıcı topluluklarda din olmadığı anlatısı da oldukça yaygındı. Dinlerin hem yiyeceklerin artırılması ve depolanmasını sağlaması hem de ürünün doğa şartlarına bağlı olması sebebiyle tarım sonrası ortaya çıkmış olduğu aktarılıyordu. Bu kurgu, mitolojik sayılabilecek anlatılarla süsleniyordu.
Bu kurgunun da ideolojik olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Zira bu tarih kurgusu oluşturulduğunda, Batı burjuvazisi feodaliteyi, yani toprak beylerini yenmiş ve onların dinini deyim yerindeyse Batı’dan kovmuştu. Artık Batı, bir tarım toplumu ve dolayısıyla tarıma bağlı dinî bir toplum değil, sanayi toplumuydu. O hâlde din, tarım toplumuna özgü bir şey olmalıydı. İnsanın üst sürümünü ifade eden Batı, geliştirdiği sanayi sayesinde diğer tarım toplumlarını geçerek dini aşmıştı. İnsanın alt sürümleri (yani geri kalan bütün dünya), zamanla Batı’nın ulaştığı noktaya ulaşacaktı.
Oysa Göbeklitepe’de tarım öncesi avcı-toplayıcı bir topluma ait ibadethane bulunması, bu görüşün aleyhine olmuş; tarım-din ilişkisine yönelik kurguların doğru olmadığı yönünde güçlü bir delil niteliği kazanmıştır.
Hz. Peygamber'in (s.a.v.) oğlu İbrahim vefat ettiği gün güneş tutulunca, bazı kimseler bu iki olay arasında irtibat kurmuş ve "Gü-neş, Peygamber'in oğlu öldüğü için tutuldu." demişlerdir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) de güneş ve ayın ilahi birer alamet olup bir kişinin ölümü üzerine tutulmayacağını belirtmiştir.
İlgili hadis şöyledir: "Şüphesiz Güneş ve Ay, Allah Teâlẩ'nın ayetlerinden iki ayettir. Herhangi bir kimsenin ölümü veya doğumu yüzünden tutulmazlar. Siz onların tutulduğunu gördüğünüz zaman, tutulma sona erinceye kadar namaz kılınız ve dua ediniz.
Bu örneği lütfen dikkatle okuyunuz. Bence, başka hiçbir şey ol-masa, sadece bu dahi, "Hz. Muhammed (s.a.v.), farkında olarak Cebrail'le konuştuğu konusunda yalan söylüyordu. Bununla toplumda yapmak istediği değişimi peygamberlik zeminine oturtmak istiyordu. Çünkü
peygamberlerin otoritesi fazladır. Bu yüzden o, bir toplum önderidir." görüşünü çürütmeye yetecektir.
O hâlde gayrimüslimlerin de Müslümanların iddialarına cevap verip oluşturdukları -mesela, sahtekâr kompozisyonu bütünlüğü içerisinde- tarihî verileri yorumlamaya çalışıyor olmaları la-zım. Yani Müslümanlar "Bir sahtekâr neden böyle yapsın?" diyerek bir tarihî veriyi öne sürdüklerinde, buna kompozisyonlarına uygun bir anlam atfetmeleri gerekmektedir. Tutarlılık bunu gerektirir. Aksi hälde, tarih içerisinden rivayet cımbızlayarak işimize yarayanı seçmekten fazlasını yapmış olmayız. Bu ise iyi niyetli bir metin okuma şekli değildir.
Muhalifimiz -örneğin- "toplum önderi" diyecek olsaydı mucize iddiamızı bertaraf edip samimiyet delilimize cevap verdiğinde, bizden kurtulmuş olurdu. Ancak onar tane mucize, fetanet ve samimiyet delili ortaya koyduysak artık bunlardan birer tanesine itiraz etmesi problemi çözmeyecektir. Zira burada birbirini takviye eden de-iller vardır. On mucize iddiamızın bir tanesi dahi iddiamızı ispata yeteceğine göre, muhalifin hepsini çürütmesi gerekir. Sonrasında on samimiyet delilimizin tamamını çürütmesi ve kendi kurduğu toplum önderi kompozisyonu içerisinde anlamlandırması gerekir. Bu sayede delillerimizden kurtulmuş olur.
Netice itibariyle muhalifimiz, zayıf olduğunu düşündüğü birer delilimize itiraz etmekle ilgili problemin içinden çıkamaz.