Toplumda dayatılan kalıpların dışında yaşayan bu aylak adamın kendi ailesinden, sarhoş kötü kalpli babasından ve idareci -kendi gözünde bir melek olan- teyzesinden kalan travmalarının, kendi ilişki desenine nasıl yansıdığını görüyoruz. Kapıldığı ve kaçtığı olguların aynı oluşunu, belki hiç bulunamayacak olan kafasındaki o kadını, alışkanlıklardan ölesiye kaçınmasını, çokça gözlemlediği, karşı çıktığı her şeyi adeta yaşıyoruz.
Aylak adam kendi türettiği adako(ağaç dalı kompleksi) ve kuyara(kumda yatma rahatlığı) terimlerini, eril ve dişil olarak ayırmış, kendisini de ağacın köklerinden kurtulmak istercesine özgürce ayrılan bir ağaç dalı olarak düşünmüştür. Bu bağlamda düşündüğümüzde onun kalabalık bir toplumda “eli paketli düzgün adam” olmaktan çok, “iki kişilik toplumlarda” kendisi olarak kalmayı tercih etmesi daha mantıklı geliyor.
İçinde az biraz aynı aylaklığı hisseden herkesin kitabın son paragrafını içselleştirdiği bir gerçek. Zorunlu bir vazgeçiş ve kabullenme içeren o satırlar ise şöyle:
“Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.”