Günün son ışıkları, bar taburesinin cilalı yüzeyinde tembelce süzülüyor, içerideki loş, amber tonlu aydınlatma ise dünyayla arasına kalın bir perde çekiyordu. Yorgun omuzlarımı barın soğuk mermerine dayadim, önümdeki köpüğü yavaşça sönen biraya bakakaldim; ne tadını merak ediyordum ne de bitirmek için acele. Saati çoktan unutmuştum, dışarıdaki trafiğin uğultusu bir vızıltıdan, yetişmem gereken işler anlamsız bir kosturmacadan ibaretti. Üzerimdeki bunalmışlık, günün kirini pasını silen bir yağmur gibi, her şeyi önemsizleştiriyordu. O an, o bar taburesinin üzerinde, ne geçmişin pişmanlıkları ne de geleceğin telaşı vardı; sadece var olmak ve bu küçük, dünya umrunda olmayan sığınakta sessizliğin tadını çıkarmak vardı