Ahmet Alper Yüksel

Ahmet Alper Yüksel
@Iamnotbookworm
Sorgulamayı, araştırmayı ve düşüncelerini paylaşmayı seven bir genç.
Öğrenci
lisans öğrencisi, , hedef PhD
İstanbul
26 Ocak 2004
19 okur puanı
Nisan 2023 tarihinde katıldı
Savaşın Psikolojisi: Einstein ve Freud’un Mektupları Üzerine
1932 yılının sonbaharında Avrupa, dışarıdan bakıldığında sakin görünüyordu. Sokaklar hâlâ kalabalıktı, üniversiteler açıktı, gazeteler basılıyor, konserler düzenleniyordu. Fakat bu sakinlik hiç de hayra alâmet değildi. Ekonomik kriz derinleşiyor, milliyetçilik yükseliyor, radikal hareketler Almanya’da güç kazanıyordu. İnsanlık bilim ve teknolojide büyük ilerlemeler kaydetmişti ancak aynı insanlık, yalnızca birkaç yıl sonra tarihin en büyük savaşlarından birini başlatacaktı. Böylesine bir atmosferin içinde Einstein ve Freud, insanlığın en eski sorularından biri üzerine kafa yoruyorlardı: İnsan savaşmayı bırakabilir mi? Bu soru, Albert Einstein ile Sigmund Freud arasında gerçekleşen ve daha sonra “Why War?” adıyla yayımlanan mektuplaşmanın merkezindeydi. Mektuplar savaş üzerine yapılmış basit bir entelektüel tartışma olmakla kalmadı. İkili; tartışmaları süresince insan doğası, uygarlık, propaganda, kitle psikolojisi ve modern dünyanın kırılganlığını detaylı bir şekilde teşhis etti. Ürkütücü olan şey, aradan yaklaşık bir asır geçmesine rağmen bu mektupların güncelliğini korumasıdır. I. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa fiziksel olarak yeniden inşa edilmeye çalışılıyordu fakat psikolojik yıkım hâlâ sürüyordu. Milletler Cemiyeti kurulmuştu. Amaç devletler arası çatışmaları çözmek ve yeni bir dünya savaşını önlemekti. Bu fikir, kağıt üstünde harika görünüyordu. Ancak aynı dönemde ekonomik kriz büyüyor, toplumsal öfke artıyor, propaganda araçları giderek güçleniyordu. Faşist hareketlerin yükselişi, yaklaşmakta olan fırtınanın en önemli göstergelerinden biriydi. İnsanlık teknolojik olarak modernleşmişti ancak psikolojik açıdan hâlâ kabileseldi. Einstein’ın fark ettiği temel mesele buydu. Sorun sınırlar, ordular veya devletlerle ilgili değildi. Asıl sorun, insan zihninin
1000Kitap
Reklam
Homelander, Narsisizm, Bağlanma Travması
Modern televizyon karakterlerinin önemli bir kısmı artık sadece “iyi” ya da “kötü” olarak yazılmıyor. İnsanlar özellikle son yıllarda eylemlerinden ziyade iç dünyasıyla öne çıkan, derinlikli karakterler görmek istiyor. The Boys dizisindeki Homelander, bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Onu sıradan bir antagonistten ayıran şey neredeyse sınırsız fiziksel gücüne eşlik eden, psikolojik olarak paramparça olan benliği. Homelander modern psikolojinin farklı kuramlarıyla okunabilecek kadar karmaşık bir zihinsel yapıya sahip. Karakter dışarıdan bakıldığında kusursuz bir üstünlük yanılsaması oluşturur. Kendini insanlığın üzerinde görür, korku ile hayranlığı aynı anda yönetebilir ve bulunduğu her ortamda merkezde olmayı başarır. Fakat bu yüzeysel görüntünün altında son derece kırılgan bir yapı mevcut. Grandiyöz narsizm ile kırılgan narsizmi aynı anda bulundurması, Homelander’ın kişiliğini daha da ilgi çekici yapar. Klinik literatürde Otto Kernberg narsistik kişiliği saldırganlık ve yıkıcılık ekseninde değerlendirirken, Heinz Kohut narsizmin temelinde derin bir benlik yaralanması olduğunu düşünür. Homelander bu iki yaklaşımın neredeyse birleşim noktası gibidir. Hem kendisini tanrısal bir figür gibi görür hem de en küçük reddedilme ihtimaline karşı oldukça savunmasızdır. 1. Laboratuvarda Yetişen Bir Benlik Homelander bir aile içinde büyümedi. Bir ev yerine laboratuvarda yetiştirildi. Çocukluğu sevgiden ziyaden gözlemlenmekle ve test edilmekle geçti. İnsan olmayı öğrenmesi gerekirken bir proje olarak değerlendirildi. John Bowlby ve Mary Ainsworth tarafından geliştirilen bağlanma kuramına göre bireyin erken dönemde güvenli bağ kurması, sonraki yıllardaki duygusal düzenleme kapasitesinin temelini oluşturur. Fakat Homelander’ın hayatında güvenli bağ kurabileceği tek bir figür
1000Kitap
Lotus Çiçeğinden Öğreneceklerimiz Var
Lotus çiçeği yüzeye doğru yol alırken kökleri bataklığın içindedir. Çevresi çamurludur, su bulanıktır, ışık azdır. Bu ortamı kendisi seçmemiştir ama yine de her gün büyük bir gayretle milim milim yükselir. Çamurun içinde büyümesine rağmen üzerinde çamurun izinden eser yoktur. Lotus’un asıl etkileyici yanı kirli ortamda temiz kalması değildir, şartlar ne olursa olsun kendi yönünü değiştirmeden yukarı çıkmasıdır. Ortam seçmez, büyümesi gerektiğini bilir ve sadece büyür. Hayatta da benzer bir durumla karşılaşırız: Zaman kısıtlıdır, çevre çoğu zaman olumsuzdur ve karşımıza sürekli kontrol edemediğimiz şeyler çıkar. Yeri gelir hiç ışık göremeyiz, her şey bulanıklaşır. Stoacılık kabaca değiştirebileceğimiz şeylere odaklanmamızı öğütler. Bizim kontrolümüzde olmayan etkenler için yapabileceklerimiz oldukça sınırlıdır, bunlara takılmak motivasyon ve enerji kaybından başka bir sonuç vermez. Hayat planladığımız gibi gitmediğinde, olumsuzluklar moralimizi bozduğunda ya da çevreden gereksiz yorumlar geldiğinde stoacı bir bakış açısı, lotus gibi kendi köklerimizi beslemeye devam etmemizi sağlar. Disiplin burada kök görevini üstlenir. Motivasyon Tanrı misafiri gibidir, ne zaman geleceğini ve size ne kadar eşlik edeceğini bilemezsiniz. Her gün küçük adımlarla ilerlemeyi, eksik olanı tamamlamayı ve hedefe doğru sabit bir yol almayı sağlayan şey disiplindir. Sartre’ın özgürlük anlayışı da burada anlam kazanır: “İstesem de istemesem de seçiyorum.” Bir eylemi her gün sürdürmek veya bırakmak bir seçimdir. Çaba göstermek ve hedefe doğru adım atmak, insanın kendi özgür iradesiyle yaptığı bir eylemdir. Camus’nün absürd bakışı ise dış koşulların değişkenliğini anlamlandırmakta yardımcı olur. Hayat sürekli değişir, planlar bozulur, olaylar tahmin edilemez. Bu absürtlükte anlamı dışarıda
1000Kitap
Boş Parşömen: Kung Fu Panda Üzerinden Bir Bireyleşme Okuması
İnsanlığın bitmek bilmeyen bir “seçilmiş kişi” fetişi mevcut: Star Wars, The Matrix, The Lord of the Rings, Harry Potter… Listedeki her yapımın arkasında ortak bir fikir var: Bazı insanlar “özel” doğar. Diğerleriyse bu hikayeleri izleyerek kendilerini biraz olsun özel hissederler. Kung Fu Panda serisi de başlarda bu kalıbı devam ettiriyormuş gibi görünür. Po yanlışlıkla seçilen, sakar, komik bir pandadır. Ardından da kaçınılmaz bir yükseliş gelir. Seri başlarda bu klişe formülü kullansa da sonradan onun içini boşaltır. 1. Po ve Bireyleşme Po’nun en büyük sorunu yetersizlikten ziyade kendilik tanımıyla ilgilidir. Kung fu dünyasında kendine yer bulmaya çalışırken sürekli “yanlış” olduğunu hisseder: yanlış beden, yanlış geçmiş, yanlış alışkanlıklar… O da bu durumu çözmek için başkalarına benzemeye çalışır. Daha hızlı olmak, daha disiplinli olmak, daha “uygun” olmak için çabalar. Beklendiği üzere tüm bunlarda başarısız olur. Nitekim Po’nun ihtiyacı olan şey, başkalarına benzemek yerine kendine dair kurduğu modeli güncellemektir. Carl Jung’un bireyleşme sürecinde tarif ettiği temel gerilim, insanın olduğu şey ile olduğunu sandığı şey arasındaki farktır. Po başta bu farkı taklit ederek kapatmaya çalışmıştır. Aslında öğrenme taklitle başlar ancak bireyleşme taklitleri sevmez, uyum sağlamayı gerektirir. Kişi gelişebilmek için kendi doğasına yaklaşmalı, ona uyum sağlamalıdır. “Dragon Scroll”un boş çıkması da bu yüzden önemlidir. Gizli bir güç, doğuştan gelen bir ayrıcalık, kader tarafından ağza verilen gümüş bir kaşık… Kung Fu Panda evreninin “lore”unda bunlara yer yoktur. Seri klasik anlatıyı tam da bu noktada kırar: anlam dışarıdan verilemez, içeriden inşa edilebilir. Dolayısıyla Po fiziksel dönüşümün ötesinde, bilişsel bir dönüşüm yaşamak zorunda kalır. Kendine inanmayı
1000Kitap
Düşünmeyi Bırak: LeWitt’in Mektubu Hâlâ Geçerli
Eva Hesse Almanya doğumlu, Nazi döneminde ailesiyle birlikte ABD’ye göç etmek zorunda kalmış bir sanatçıydı. Bu göç onun sanatındaki kırılganlık, geçicilik ve istikrarsızlık temalarının temelini oluşturdu. 1960'ların New York’unda üretim yaptı. O dönemin “zeitgeist”ı minimalizmle ilişkiliydi: oldukça katı, matematiksel ve endüstriyel temelliydi. Minimalizm düzen, tekrar ve kesinlik üzerine kuruluydu ancak Hesse’nin eserleri düzensizlik, organiklik ve çöküş fikriyle ilgiliydi. Bilinçli olarak lateks, ip, vinil, fiberglas gibi “kararsız” malzemeler kullanırdı. Örneğin lateks zamanla bozulur, çöker ve sararırdı. Yani eser sadece bir formdan ziyade zamana karşı mücadele veren bir varlıktı. Bu durum Hesse’nin üretimini estetik sınırların ötesine, ontolojik bir probleme taşıdı: Bir sanat eseri kalıcı olmak zorunda mı? Hesse bu kadar radikal işler üretme potansiyeline rağmen sürekli kendini sabote eden bir öz eleştiri döngüsüne sıkışmıştı. Sol LeWitt ise kavramsal sanatın kurucu figürlerinden biriydi. Onun sanat anlayışında aslolan fikirdi, fiziksel üretim ikinci plandaydı. “Fikir, sanatı üreten bir makineye dönüşür.” Yani sanatçı eserin her detayını üretmekle uğraşmaz. Bir sistem kurar ve o sistem eseri üretir. Bu yaklaşımın amacı sanatçının duygusal dalgalanmalarını, kararsızlıklarını devre dışı bırakmaktır. Dolayısıyla Hesse’nin fazla hissedip düşünme problemine LeWitt’in basit bir çözümü vardı: sistemi kurmak ve uygulamaya geçmek. 1. Neden Hesse’ye mektup yazdı? Hesse ve LeWitt’in arasında ciddi bir entelektüel yakınlık ve dostluk vardı. LeWitt onun yeteneğinin farkındaydı ve üretimini bloke eden şeyin teknik yetersizlikten ziyade zihinsel aşırı yük, tükenmişlik olduğunu düşünüyordu. Hesse, 1965 civarında Almanya’da bulunduğu dönemde ciddi bir yaratıcı tıkanma
1000Kitap
Reklam