Kitabı kapattığım an, sanki uzun zamandır kilitli duran bir sandığı açmış gibi hissettim. İçinden geçmişten kalan fotoğraflar, yarım kalmış mektuplar ve kimseye söylenmemiş cümleler döküldü. Şermin Yaşar, bana sadece üç erkek kardeşin hikâyesini anlatmadı; aslında herkesin içinde taşıdığı, kimseye söyleyemediği “bilmesinler”i anlattı.
Her bölümde bir kardeşin gözünden bakmak, aynı evin içinde bile bambaşka yalnızlıklar yaşanabileceğini görmek... Ethem’in suskunluğu, Emin’in omuzlarında biriken sorumluluklar, Ekrem’in gülüşüne sızan ince bir hüzün… Her biri, içimde daha önce duyduğum ama adını koyamadığım bir sese karşılık geldi.
Kitabın dili yalın ama derin… Cümleler bazen bir anne dokunuşu kadar yumuşak, bazen de eski bir yaranın kabuğunu kaldıracak kadar sızılı. Okurken kelimelerden çok aralarındaki sessizliği duydum. Ve o sessizlik, bana şunu hatırlattı: Bazen konuşmamak, bağırmaktan daha yüksek seslidir.
Psikolojik olarak, karakterlerin yükünü omuzlarımda hissettim. Duygusal olarak ise, son sayfayı kapattığımda içimde tuhaf bir ikilik vardı; hem hafiflemiş hem de ağırlaşmıştım. Çünkü fark ettim ki, bazı sırlar insanın içinden hiç eksilmiyor, yalnızca taşımayı öğreniyorsun.
“Söyleme Bilmesinler”, benim için bir roman olmaktan çok, kendi hayatımda üç nesil geriye gittiğim, her şeye bir de onların gözleriyle baktığım bir film şeridi gibi oldu.Her cümlesi, bana insanın en derin sırlarının sessizlikle saklandığını hatırlattı. Güldüm, hüzünlendim, öfkelendim...
Ve son sayfayı kapatırken;
"Yeter bildiklerimiz be Ethem, çok bilmek de iyi değil. Söyleme bilmeyeyim..."
Çünkü;
"Çok bilmek hiç iyi bir şey değil...Hiç"