Ona, yazı diline imrenmiştim.
Ne zaman bir köşe yazısını okusam, cümlelerin arasından duyumsadığım o ses — ne tepeden bakan bir uzman tavrı ne de sıradan bir okur merakıydı. Dingin, ama kararlıydı. Belli ki yazarken yalnızca düşünmüyor, dili de dönüştürmeye çalışıyordu.
Üzerinde ne kadar oynarsam oynayayım, anlamını yitirmeyecek sağlam sözcükler kurmaya ihtiyacım vardı. Bütün kalbimle inanmalı, uğruna aylarca çalışmayı göze almalıydım.
Olur ya, belki bir gün okurdu yazdıklarımı.
Çünkü sözcükler, belleğimizde canlanabilen; kullanan kişi sayısına göre anlam çeşitliliği kazanan imgelerdir.
Dil bilimine ilgi duyan biri için bu sonsuzluk hali baş döndürücüydü. Onun da, anlamın peşinde koşan bir dilbilimci gibi düşündüğünü hayal etmiştim.
Yazarların, kimi gazetecilerin —en azından bazılarının— bu yönde bir çaba taşıdığına inanmak istiyordum.
Tıpkı bir laboratuvarda çalışan araştırmacılar gibi: Gözlem yapan, veri toplayan, deneyen ve yanılan insanlar. Sözcükleri nesneleştirmeden, onların çağrışımlarına sadık kalarak anlamı çoğaltmaya çalışanlar...
O yıllarda, yazıların yalnızca bireysel değil; kitlesel bir etki yaratması gerektiği düşünülüyordu. Sistemin de buna ihtiyaç duyduğunu fark etmiştim.
Toplumun yönlendirilebilirliğini küçümseyenlerden değildi o.
Aksine, bu yönüyle insana içkin bir eğilimi kavramaya çalışıyordu.
Sanata, sinemaya, edebiyata yürekten inanmıştı — ama aynı zamanda gazeteden okuduğu bir haberle yönünü değiştirebilen bir topluluğu da göz ardı etmiyordu.
Bu çelişkinin ortasında kalemiyle bir denge kurmaya çalıştığına inandım.
Belki de profesyonel yazarların büyük kısmı gibi, o da zamanla kalemini sistemin dışına değil, çevresine konumlandırmıştı. Yani yazıyordu; ama merkezin içinde değil, etrafında dolaşarak. Gözlemliyordu.
Benim meselemse