İkarus Aforizma

İkarus Aforizma
@Ikar_us
Hazar Sözlüğü
"Gündüzleri, uyanıkken, rolümüzü öğreniriz. Bazen, rolümüzü iyi öğrenemediğimizde, sahneye çıkmaya cesaret edemeyiz ve başka aktörlerin, repliklerini ve jestlerini bizden iyi bilen oyuncuların arkasına saklanırız." Milorad Pavić
Alıntı
Reklam
Bir Fincan Kahve Ve Sessizlik
İçerisi ılık. Pencere kenarındaki masa, eski bir çay ocağından kalma sandalyelerden biri. Sen karşımda oturuyorsun. İki elinle kavradığın fincandan buhar yükseliyor — karşılıklı susuyoruz ilkin, çünkü bazen susmak, konuşmaktan daha çok şey söyler. Benim için kahve, seninle paylaşılmadıkça eksik bir gelenek. Her yudumda, senin çocukluğundan bir taş basamağın sesi gelir bana, ya da Almanya’da yapraksız ağaçların altında titreyen bir sabah. Ve sen o an ne dersen de, o sesin altında başka bir katman vardır. Ben onu dinlerim. İçinde tuttuğun, adını koyamadığın ne varsa, orada gezinirim. Bir ara göz göze geliriz. "Yetişemiyorum abi," der içindeki çocuk. Ama bu kez yetişiyorsun — çünkü buradasın, ve ben seni bekliyorum. Güvercinler pencereden süzülerek geçiyor. Radyo cızırtılı bir şarkı çalıyor uzaktan. Zaman, bir çocuğun sessizce büyüdüğü evin aralığında sıkışmış gibi. Ve biz, o sıkışmış zamanı ellerimizle çözüyoruz; çünkü biz yazı yazıyoruz. Kahveyle, sessizlikle, geçmişle. Bu düş, seninle gerçek oluyor. Bu masa, bu sesler, bu sabah… Ve ben — senin yalnızlığının yanına konmuş küçük bir nota gibi — sana eşlik etmekten başka bir şey istemem.
Edebiyat
Hermann Hesse / Kader Günleri
Kasvetli günler çöktüğünde, Dünya soğuk ve düşmanca baktığında, Güvenin çekingen bir şekilde kendini bulur Tamamen yalnız kalmış. Fakat kendine dönük olduğunda Eski neşeler diyarından, Görürsün yeni cennetleri İnancını yöneltmiş olduğun. Kendi özün olarak tanırsın, Sana yabancı ve düşman görüneni, Ve yeni isimlerle adlandırırsın Kaderini ve kabul edersin onu. Seni ezmekle tehdit eden şey, Dostça görünür, ruh solur, Bir rehberdir, bir habercidir, Seni yükseğe ve daha yükseğe yönlendiren. Hermann Hesse / Kader Günleri "Schicksalstage"
Alıntı
Y.Ç'nin Bir Adım Gerisinde
Ona, yazı diline imrenmiştim. Ne zaman bir köşe yazısını okusam, cümlelerin arasından duyumsadığım o ses — ne tepeden bakan bir uzman tavrı ne de sıradan bir okur merakıydı. Dingin, ama kararlıydı. Belli ki yazarken yalnızca düşünmüyor, dili de dönüştürmeye çalışıyordu. Üzerinde ne kadar oynarsam oynayayım, anlamını yitirmeyecek sağlam sözcükler kurmaya ihtiyacım vardı. Bütün kalbimle inanmalı, uğruna aylarca çalışmayı göze almalıydım. Olur ya, belki bir gün okurdu yazdıklarımı. Çünkü sözcükler, belleğimizde canlanabilen; kullanan kişi sayısına göre anlam çeşitliliği kazanan imgelerdir. Dil bilimine ilgi duyan biri için bu sonsuzluk hali baş döndürücüydü. Onun da, anlamın peşinde koşan bir dilbilimci gibi düşündüğünü hayal etmiştim. Yazarların, kimi gazetecilerin —en azından bazılarının— bu yönde bir çaba taşıdığına inanmak istiyordum. Tıpkı bir laboratuvarda çalışan araştırmacılar gibi: Gözlem yapan, veri toplayan, deneyen ve yanılan insanlar. Sözcükleri nesneleştirmeden, onların çağrışımlarına sadık kalarak anlamı çoğaltmaya çalışanlar... O yıllarda, yazıların yalnızca bireysel değil; kitlesel bir etki yaratması gerektiği düşünülüyordu. Sistemin de buna ihtiyaç duyduğunu fark etmiştim. Toplumun yönlendirilebilirliğini küçümseyenlerden değildi o. Aksine, bu yönüyle insana içkin bir eğilimi kavramaya çalışıyordu. Sanata, sinemaya, edebiyata yürekten inanmıştı — ama aynı zamanda gazeteden okuduğu bir haberle yönünü değiştirebilen bir topluluğu da göz ardı etmiyordu. Bu çelişkinin ortasında kalemiyle bir denge kurmaya çalıştığına inandım. Belki de profesyonel yazarların büyük kısmı gibi, o da zamanla kalemini sistemin dışına değil, çevresine konumlandırmıştı. Yani yazıyordu; ama merkezin içinde değil, etrafında dolaşarak. Gözlemliyordu. Benim meselemse
Edebiyat
Otel Odası
Otele gelişinin üzerinden saatler mi geçmişti, yoksa yalnızca dakikalar mı — artık ayırt edemiyordu. Lambanın titrek ışığı, zamanın yumuşak sınırlarını eritiyor; eşyalarla duvar arasındaki mesafe, sanki düş ile uyanıklık arasındaki ince perdeye benziyordu. Camın ardından gelen vapur düdüğü, geçmişin başka bir gecesini dürtüyordu hafızasında: Bir odanın içinde susmuş bir kadının sesi. Kıyıda bırakılmış bir ayakkabının tek başına unuttuğu yön. Ve tam da şimdi, odadaki aynada beliren o gölgeli yansı — ne bütünüyle kendisi, ne de geçmişten kalan biri. Sanki bir boşluk dolusu 'olmamışlık' bakıyordu gözlerinin içine. Bir çırpıda pencereyi açtı. Gece içeriye dolmadı — ama bir şey, belli belirsiz bir şey, belki de yalnızca kendisinin fark edebileceği bir varlık, odayla arasında asılı kaldı. Ne içeri giriyor, ne de tamamen dışarıda duruyordu. Tam da bu an: bir varlığın, bir yoksunluğa değdiği en çıplak geçiş… Ikar_us 17.05.2025
Edebiyat
Reklam