Bize duygulanmızı başarmamız öğretilmişti evvela. "Kol kınlır yen içinde kalır." mesela. Kol kırıldı kimselere göstermedik, acı çektik kimselere söyleyemedik. Attığımız sessiz çığlıkları duyan kimse olmadı
haliyle. En yakınımızın kulağına usulca "Kolum kangren
oluyor galiba." dedik. "Boş ver ols
un. Seni yine belli etme."dedi. Sonunda kol kangren oldu kesip attılar onu.Yaşadığımız sıkıntılari anlatmaya kalktığımızda da dinlemediler."Sus, el âlem duyarsa ayıp olur, bizim sülalemize hiç yakışır mı? Baban duyarsa çok kızar, ne der sonra?" Kızmasın,ayıp olmasın diye anlatmadık. Sonra biri bunalıp intihar
ettiğinde de arkasından "Yahu ne kadar da iyiydi, kimseye bir zararı, bir kötülüğü yoktu, sessizdi, ağzı var dili
yoktu, bizim bildiğimiz, duyduğumuz bir derdi de yoktu.
Ne oldu da böyle oldu. Allah Allah, vah vah vah..." diye
üzüldük.
Bir insan daha sağken; hayatının, çektiği acılarını kısacası varlığının kendilerine hiçbir değer ifade etmediği
söyleyen insanlarca ölür ölmez yokluğuna üzülmeleri ya
da ölmüş haline değer vermeleri bana her zaman garip
gelmiştir...
Dışımıza çıkarmamıza izin verilmeyen, ağzımıza bir
kilit vurularak içimize hapsedilen sesler içimizde büyüyor ve başta minik bir fısıltı halindeyken sonradan bir çığlığa dönüşüyor, haberin var mı?