Durumu şöyle de açıklayabiliriz: İnsan ancak toplum halinde varolabilir. Toplum halinde varolabilen insanların birbirleriyle kurdukları her çeşit ilişki ahlâkı oluşturur. Birbirleriyle ilişki halinde bulunmak zorunda olan insanlar bunu özellikle dille becerebilir. Ahlâk düzeninde yaşayıp dille bildirişen insanların yapıp ettikleri her şey, ortaya koydukları ürünlerin hepsi, kültür denilen ortamı meydana getirir. Görüldüğü gibi doğadan devşirilen hammaddelerin bambaşka beşerî mamüllere dönüştürülme işlemleri ve bunların sonucu olmadı bakımından heyetimecmûuyla kültür, bir doğadışı, demekki metafizik ortamdır. Öyleyse mekanikci-pozitivci dünya tasavvuruna anaörneklik oluşturan fiziğin kendisi bile metafizik, yani inançlarımızın, fikirlerimizin çerçevesinde becerilen işlerdendir.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
gerek bireysel gerekse toplumsal düzlemde kişilik kazanmışlığın ana göstergesi, "ben kimim?" sorusunu sorabilmek ve buna ne dediğini bilir tavırla cevap getirebilmek yönünde yürüyen bir felsefî bilinçtir. Ne olup olmadığını ve ne olabilip olamayacağını sezer hâlde, Osmanlı Türkü, 1800lerden itibâren, 'felsefi bilinc'ini ortaya çıkarmış, inşâa etmiş toplumlarla karşılaşmak üzre yola koyulmuş yahut koyulmak zorunda kalmıştır.
Bütün bir yaşama anlayışı ile ufku, dünyagörüşü ile teşkilâtlanma öğretisi, Orta Asya menşeli toplumların, özellikle de Türklerin tarihi boyunca savaşma ile savaşçılık üstüne binâ olunmuştur.
Devlet, hanın şahsında kâimdir. O, devletin kutsal, öyleki tanrısal ortasıdır, merkezidir. İslâm devirlerinde birtakım değişikliklere uğramakla birlikte, bu devlet anlayışı, Göktürklerden Osmanlılara değin sürmüş bir gelenek çizgisidir.