Bir yarayı iyileştiren, her şeyden önce orada bir yara olduğunu kabullenmekti. "Bir şeyim yok iyiyim ben" dedikçe insan her şeyden önce tedaviyi reddediyordu.
Kadın ve erkekten oluşan iki kişilik bir mini evren vardı karşımda. Birbirinin yörüngesinde dönüp duran ama bir gün olsun birbirinin güneşini gölgelemeyen iki gezegen...
Beni bıraksalar kendi halime iyi yaka arasında gider gelirdim, güneş doğardı, güneş batardı üzerimde, kış geçer, yaz gelirdi, öyle kök saldım o koltuğa.
Allah insana bir şey duyurmayı diledikten sonra, onun kalbine başka şeyler ilham ediyor. Sonra araya araya buluyorsun yolunu.
Yol aydınlık olsun, aramak mesele değil.
Yalnızlık, kendi içinde iki kola ayrılıp tamamen zıy kutuplara yayılabilen bir şey. Ne garip. Bazı yalnızlıklar insana sahiden güven veriyor. Ondam bir duvar örüp sırtını yaslıyorsun, kalkan olup önünde duruyor, o mesafe derde deva oluyor, temassızlık iyi geliyor. Tercihe bağlı ve dozunda yalnızlıktan bahsediyorum. Belki de öğrenilmiş bir dinlenme biçimi.
Fakat öbürü, yani mecburi yalnızlık çok yaralayıcı bir durum. Aslında birileri bedensel olarak var ama başka bir yerde. Veya kafası başka yerdr. Ya da hiç yok. O kısım işte, bir miktar kol kanat kırıcı maalesef. Kol kanat kırılması bazı durumlarda kalp kırılmasının önüne geçiyor ve kalbin üstünü örtmek zorunda kalıyorsun.