Her şeyin süse ve gösterişe dönüştüğü bir dünyada sade bir dil ve basit bir hikayenin ne kadar güçlü olabileceğini gösteren muazzam bir yapıt.
Kitap size bir sonraki sayfaya dair hiçbir şey vaat etmiyor. Her şey o kadar sıradan ve doğal bir akış içerisinde gerçekleşiyor ki kitabın başkahramanı Stevens hayatınızdaki bir figür haline geliyor, ve siz çıktığı yolculukta ona eşlik ediyormuş gibi hissetmeye başlıyorsunuz.
Yazar süslü cümleler ve aforizmalarla ne başkahramanı ne de kitabı derinleştirme çabası içerisine girmiyor.
Herkesin hayatı çözdüğünü düşündüğü ve yaşam üzerine anlamlı anlamsız bazı sözler söyleme hakkını kendisinde bulduğu bu zamanda; yazar size, sizde olandan fazlasını veremeyeceğini gösteriyor.
Kitabın hiçbir şey anlatmadığını düşündüğünüz anda kendi duygularınıza bakıp siz de hissettirdiklerini gördüğünüz de kitabın gücünü de anlamış oluyorsunuz.
İşte bu, hiçbir şey anlatmamanın gücü sanırım.