Geçen gün yine toplu taşımadayım. Sabahın erken saati. Herkes yarı uykulu, herkesin zihni kendi derdinde. Bir köşede biri Instagram’ı son ses kaydırıyor. Reels’lar art arda patlıyor: kahkahalar, müzikler, efektler… Sanki hepimiz o ekranın davetsiz misafiriyiz.
Ve ben düşünüyorum: Ne zaman bu kadar pervasız olduk?
Toplu taşıma, aynı anda birbirine katlanma sanatıdır. Birbirimizin varlığına tahammül etmeyi öğreniriz orada. Omuz omuza dururuz, göz göze gelmemeye çalışırız, küçük bir alanı paylaşırız. Yazılı olmayan bir sözleşme vardır: “Seni rahatsız etmeyeceğim, sen de beni etme.” Kulaklık da bu sözleşmenin sembolüdür aslında. Küçücük bir medeniyet göstergesi.
Ama artık sanki bazı gençler –özellikle de dijital dünyanın içinde büyüyenler– kamusal alanla özel alan arasındaki çizgiyi kaybetmiş gibi. Telefon onların odası. Ekran onların dünyası. Ve o dünyanın sesi, çevresindeki herkesi ilgilendiriyormuş gibi özgürce yayılıyor. Belki gerçekten rahatsız ettiklerini düşünmüyorlar. Çünkü sürekli içerik tüketen bir zihin için dış dünya arka plan gürültüsüne dönüşmüş olabilir.
Bu bir “gençler çok kötü” meselesi değil. Bu, empati meselesi. Bu, “Benim özgürlüğüm senin huzuruna çarptığı yerde durur” bilinci meselesi. Toplum olmanın asgari şartı bu değil mi zaten?
Bazen kendimi yalnız hissediyorum bu rahatsızlıkta. Ama biliyorum ki yalnız değilim. Otobüste gözlerini kapatıp dişini sıkan o kadın da rahatsız. Kitabına odaklanmaya çalışan genç de rahatsız. Sadece çoğumuz ses çıkarmıyoruz. Çünkü uyarmak bile ayrı bir gerilim.
Belki de mesele şu: Dijital çağ, görünür olmayı öğretti ama görünmez olmayı unutturdu. Oysa bazen en büyük incelik, kendini geri çekebilmekte. Kamusal alanda biraz kısılmakta. Bir kulaklık takmakta.
Çok zor değil aslında.
Bir kulaklık kadar medeniyet.