"Farklı açılar yakalamak", "dilin gelişmesi" veya "sinek, böcek, öküzlerden uzak durmak" için çıkar okur yola. Henüz yolun yarısındayken bir kalabalık çıkar karşısına ve kendisini aralarına davet ederler. O kalabalıktaki insanların çoğunun dili, imla kurallarına uymaya dikkat etmekten dolayı farklı açıları boş vermiş, daha doğrusu yakın anlamlı kelimelerin arasına virgül koymaya alışmıştır. Bir kısmının hüznü devam ediyordur, fakat gözyaşlarının arasından gülümsemek ikna edici olmadığından, acılardan büyük kitaplar yardımıyla ama daha çok kendi mücadelesiyle az da olsa arınmış bir insan rolü sergilerler ve kitaplara olan teşekkür borçlarını, yeni aldıkları kitaplara öderler. Bu kalabalığa katılan son kişi, sinekleri, böcekleri ve öküzleri çoktan unutmuştur, şimdi karşısında çok daha karmaşık bir sorun vardır çünkü: Bulutların arasından sızan güneş ışınları mı gerçektir, yoksa her tür gölgeyi örtecek şekilde tepede pırıl pırıl parlayan güneşin ışınları mı? İki seçeneği vardır. Ya dünyanın ortasında bulunan binlerce metre yüksekliğe sahip bu dağın tepesinden sağ veya sol tarafa doğru emin adımlarla yürüyerek inecek, belki de koşacak, ya da o doruk noktasında, soğuktan tir tir titrese de yaşamaya devam edecektir. Ama kimse eksi kırk derecede yaşayamaz, bu yüzden dağdan sağa veya sola en az elli metre inmek gerekir. Gerçi dağın yamacında yaşamak da kolay değildir ya, çünkü paranoyak olan okur, uzun bir süre boyunca yeni bir kalabalığın gelmesini bekler. Fakat sıkılır ve kitap okur.