Bence Dostoyevski, insanı anlamak için aklından çok yüreğine başvurmuştur. Zaten kocaman olan yüreği, acılarla harmanlanarak daha çok büyümüş ve insanı ruhsal yönden etkileyen en ince ayrıntıları bile yakalayabilecek, yani dünyadaki en acı çeken insanın ne hissettiğini hissedebilecek kıvama gelmiştir. Ancak kalbi, onun bir ayağını ve bir kolunu aklına bağlamıştır. Bundan dolayı kendiyle sık sık çelişir, çünkü onun asıl derdi barış, merhamet ve sevgidir; değişip duran düşünceleri de ütopya isteğinden rastgele fırlamıştır. (İnsan düşüncelerinin kölesi değil, onlar insanın kölesi olmalıdır diyenler çıkacaktır. Ben de şöyle derim o zaman; o başka, kafanın karmaşık olması başkadır.) Zalimlere olan öfkesi, içinde bir katil doğurmuştur: Raskolnikov. Kendinden başka kimseye zararı olmayan, zavallı, dışlanmış vs. olanlara olan sevgi ve merhameti de Sonya ve daha nicelerle çıkmıştır karşımıza defalarca. Bu romandaki sahnelerin çarpıcılığı, bizi zihnin derinlerinde boğması ve başarılı şekilde örülmüş felsefik kurgusu övülecek noktalardır. Yerilecek noktalar ise; yazarın iç ses ile dış sesi bazen birbirinden ayırt edemeden, özensizce yazmış olması, reklam gibi birden araya girip bizi rahatsız eden betimlemeler, kişilerin çoğunun konuşmalarının bir yere varmaması, uzattıkça uzatmalarıdır. (Bunda da şüphesiz, Raskolnikov'u ortaya çıkarmak için indiği yeraltından çıkamaması etkilidir) Duygu ve mantık dengesini kuramasa bile, duygu ve mantık dengesini çoğu kez kuramayan biz insanları çarpan böyle bir şaheseri, üstelik aceleyle ve hayatta kalmak için yazmış olması, ayakta alkışlanması için yeter.