Babamın serüvenci yanı güçlü olmalıydı. Başımıza gelen felakete bir serüven gibi bakıyordu. Ne öfkeye ne de üzüntüye kapılmıştı. Kin gütmeyecek kadar kalender ve yalın bir insandı. Feragat ettiğimiz maddi refah ve konforu özlemeyecek kadar uzun bir süre zihinsel dünyasında yaşamıştı.
Babam hiç ses çıkarmadı. Parasından olduğu gibi, şimdi de evinden oluyordu. Başvurup yardım dileyeceği bir yer yoktu. Toplumun mekanizması babamın malına, canına kastedenlerin elindeydi. Babam bir filozof kadar yüce gönüllüydü ve artık öfkelenmiyordu bile.
Aslında, dil kadar insana yakın, dil kadar insandan ayrılmaz bir nesne yoktur.... Ama böylesine yakın, böylesine tanış olduğumuz dil -tıpkı zaman gibi- ne olduğu sorulduğunda, inceleme konusu yapılmak istendiğinde, belirsizleşir tanınmaz olur, sanki yok olur.
N. Uygur, Augustinus'un "zaman" için söylediği ünlü sözü "dil"e uygulayarak şöyle der: "Dil nedir ki? Kimse bana sormayınca, biliyorum. Birini açıklamaya kalkınca da bilmiyorum."