Adı:
Demir Ökçe
Baskı tarihi:
Haziran 2017
Sayfa sayısı:
336
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053607946
Kitabın türü:
Orijinal adı:
The Iron Heel
Çeviri:
Levent Cinemre
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Jack London’ın Demir Ökçe’si distopya edebiyatının ilk örneği olarak kabul edilir. Günümüzden yüz yılı aşkın bir zaman önce kaleme aldığı eserinde London, çok eski ama hiç eskimeyen bir hikâyeyi konu edinir. Ezen ve ezilen mücadelesi tüm çıplaklığıyla gözler önündedir. Amerika Birleşik Devletleri’ni pençesine almış olan Oligarşi, namıdiğer Demir Ökçe tüm şiddeti ve gaddarlığıyla emekçilerin üzerine yürümektedir. Tröstler, ekonomik ve siyasi ilişkiler, faşist devlet yapılanması sanki daha o zamandan yirminci yüzyılda insanlığın yaşayacağı acı olayların habercisi gibidir...
"KALE KÜÇÜK - AYI BÜYÜK .. BİR CİNLİK YAPMALIYIM " derken bakın neler oldu, nerelere geldiler ?!?!

Evet bir kiritikle daha beraberiz PAPİÇULOLAR!!! Uzun müddet evvel okuduğum ama kritiğini yapmak için Jack London ' ın hayatını okumayı beklediğimden dolayı ertelediğim kitaplardan bir tanesi daha .. Konu az uzunca , toparlamaya calışıcam kısaca..hemen başlayalım o yüzden ..

Biliyorsunuz sanayi devrimini ilk önce tamamlayan ülke İngilizlerdi.. 1730 larda tekstil sektöründe çalışanlar ( başlıca onlar ama geri kalan neredeyse tüm nüfus ) krik-kraklarla efenime söyliyeyim eti balık krakerlerle beslenmeye çalışan anorexia nervosaya tutulmuş su aygırları kıvamında yaşıyorlardı çünkü üretim aletleri yetersiz , basit ve az sayıdaydı..Küçük topluluklar halinde çalışıp üretimi yükseltmeye çalışıyorlardı..Üretim az , beslenecek boğaz çok olduğundan kelli herkes sefalet içerisinde yaşıyordu zira beslenecek nüfusun büyüklüğünün aksine pasta küçük olduğu için dilimde küçüktü ( ETİCİN REKLAMINDA KALEDE DURAN AYI MİSALİ İŞTE... KALE KÜÇÜK AYI BÜYÜKTÜ BİR CİNLİK DÜŞÜNMELİYDİLER!!) ..Bu onları bir dizi icat yapmaya itti.. Basit düzenekler ilkel makineleri , ilkel makinelerle artan üretimse işgücündeki eksikliği ve enerji ihtiyacını açığa çıkardı.. Sonrasında buharlı makineler ve pistonlar , fosil yakıtlarla fabrikalar , elektrik falan fistan gülistan derken ta bugünlere gelindi. İnsanoğlu üretimi arttırıp kısmen karnını doyurmuştu doyurmasına ama bu kez de üretilen ürünün satımı ile balla tatlanan ağızlar paranın bağımlısı olmuşlardı..Pazar ve hammadde arayışı derken insanoğlu gözünü bir türlü doyuramadığı bir başka canavar yaratmış oldu..Kapitalizm! Bu doymak bilmez canavarı halkların yararına kullanıyoruz diyerek sözde dizginleyen işverenler pipetlere varıncaya kadar işçi ve emek sınıfının kanını hüplettiler.. Sonra onlar da günümüzde halen daha devam eden düzenlerin temellerini atıp birleştiler..vampirik holdingler- karteller ve anemi aromalı tröstler meydana getirip tüm dünyaya yayıldılar..Biz bu canavarın ilk evrimini gerçekleştirmeden önceki günleri ile, 800'lerin sonu 900'lerin başı ile ilgilenicez ve Amerika' ya gidicez..
800lerin 3. çeyreğinde doğmuş ve 900 lerin başında kenevir atölyelerinde çalışmakta olan iri yapılı gürbüz bir genç vardı..İlk başlarda o da sirkülasyonu karşılıksız emek ve kanla sağlanan çarklar arasında kalıp öğütüldü..Kenevir tezgahlarına kolunu bacağını kaptıranları gördü ..Yeri geldi emeğinin karşılığını alamadı ,yeri geldi aç kaldı..O günlerini hiç unutmadı ve ünlü bir yazar olarak anılmaya başladığı günlerde, konuşma yapması için davetli olarak gittiği bir seminerde bu canavarın kalbinin attığı eyaletlerden birinde tüm işveren sınıfına ve din adamlarına ateş püskürdü..Yaptığı cidden büyük cesaret isteyen fakat kodamanlar tarafından kabul edilemez bir işti.. Çünkü YENİ EMPERYALİZM henüz doymaktan çooook uzaktı .. Bir önceki yüzyılda imparatorluk kuranların tümü Avrupa ülkeleriydi .. artık daha zenginlerdi ve fetihler için istekte dahil HERŞEYE sahiptiler..PARA , BUHARLI GEMİLER , TÜFEKLER VE AÇGÖZLÜLÜK ..Ve tahmin edileceği üzere bu kurucu babalar çayda çıra eşliğinde buharlı gemilerle çıkılan seferler sonucu yoksul ve geri kalmış ülkeleri kelimenin tam anlamıyla bir bir YUTTULAR!! Pamuk , kauçuk , pirinç gibi temel besin ve ihtiyac maddelerine gereksinimleri vardı ve ürettikleri mallar için pazar istiyorlardı..Ama aynı zamanda gittikleri yerde başkaları üzerinde egemen olmayı da amaçlıyorlardı.. Bu yüzden gittikleri yerlere yanlarında MİSYONERLERİ de götürdüler..Diğer ülkeler de bunu copy -paste ederek uygulamaya geçirdi..bunlardan biri Japonya diğeri ise Amerika idi..Ve tahmin ettiğiniz üzere toplantı da bu yamyamlara ayar veren gencin ismi JACK LONDON ' dı.. Muazzam bir karalama kampanyası başlatıldı kendisi için.. İşte bu kampanyanın başlatıldığı günleri kelimenin tam anlamıyla zindan ettiler kendisine.. Yine de yılmadı. O açgözlüleri ve onlarla kader birliği yapan kiliseyi de DEMİR ÖKÇE adını verdiği hamura katıp yoğurup bu muazzam sistem eleştirisini romanlaştırdı..bizlere ulaştırdı (bkz : sonrasında UÇURUM İNSANLAR - #18738047 ile de ikinci bir tokat vurdu).. Hep söylüyorum yine söyleyeceğim : Jack London hayatı boyunca ne yaşadıysa onu yazdı.. Böyle bir eserin o dönem için yazılmış olması korkunç bir cüret ve meydan okuyuş.. King Kong ' un yüreğine mantar kırıp sote de yapsan herkesin harcı değil ..Velhasılkelam , kitabı alıp okuyacaklar sizler de kitabı elinize aldığınızda işveren ve emek sınıfının mücadelesine ve bir devrime şahitlik yapacaksınız ..Bu gözü dönmüş puro tellendiren kodamanların para ve güç için sınırları ne kadar esnetip yeri geldiğinde nasıl ortadan kaldırdıklarını tecrübe edeceksiniz.. ve en ama en önemlisi distopik denen bu romanın günümüzdeki sistemle nasıl birebir örtüştüğünü göreceksiniz .. son sözüm : SEN ÇOK YAŞA AMERİKALI VİKİNG .. SEN ÇOK YAŞA !!


Buraya kadar yılmadan okuyan herkes için gelsin.. Ahu Tuğba söylüyor : Buyur Gel "MIRNIK" (?!?!?!?!!!!) albümüne isim veren parça !!!!

https://www.youtube.com/watch?v=l_OJuG0nbpk

Not : bir başka incelememde çocukluğumda bu albümle yollarımızın nasıl kesiştiğini de anlatacağım .. Esen ve İŞSİZ kalınız !!!
Arkadaşların ricası üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız...

Jack London'u gerek bu site gerekse dışardan sadece ismini duymuştum. Burada ise daha yakından tanımama ve 'Okuyacağım' adlı bölüme eklememin sebebi ise; Maral 'ın alıntılarını okuyarak oldu. Övgü dolu bir şekilde karşıladım alıntıları. Ve bu şekilde okuma listeme aldım. Aslında bu kitabı bu aralar okumayacaktım. Bana vesile olan arkadaşım Yasee oldu. Daha öncesinde ufak bir atışma neticesinde bana birkaç kitap gönderdi. Bu kurnaz arkadaşım (tabi ben ondan kurnaz... ne demezsin:))) ) okuyacağım listeme bakıp göndermiş. Tabi kitaplar gelmeden önce benim haberim yoktu hangi kitapları göndereceğine dair. Kitapları elime henüz ulaşmamışken ben de onun okuma listesine baktım ve ortak bir okuyacağım listesinde kitaba rastladım. Bunu tahmin etmek hiç de zor değil tabi(Demir Ökçe). Neyse o gönderdiği kitaplar elime ulaşınca kitaplar çift çift oldu bende. Neyse ki bu kitabı almamıştı kendine. Ben de benim aldığım Demir Ökçe'yi ona gönderdim. Böylece hem o bana almış oldu hem de ben ona. Yaz tatili vesilesiyle de okumaya başladım.

Demir Ökçe (kitabın kapağında da yazdığı gibi) mana olarak Oligarşi manası verilmiştir. 19. ve 20. yy'da Amerika'nın San Francisco eyaletinde geçmektedir. Malumunuz üzerine ezen~ezilen (Proleterya~Burjuvazi) sermayeyi elinde bulunduran~emek sahibi insanlar... bunları uzun uzadıya anlatıp kafanızı karıştırmak istemiyorum yalnız bu az evvelki sade tanımdan bilimsel(sosyolojik) tanıma geçmem gerekiyordu. Kitabın ana konusu buydu. Ernest Everhard ve Avis Everhard anakahramanlarının tanışmaları evlenmeleri ve akabininden gelişen süreçlerde devrim adına yaşadıklarını anlatırlar. Aslında bu ikisi (Ernest~Avis) aynı sınıfın mensupları olmalarına rağmen tanışmalarının ilk safhalarında aynı zihniyetten de değildiler. Çünkü Ernest'in devrimci bir kişiliği vardır. Avis ise kendi halinde avukatlık yapar ve Burjuvazi hayatı sürerdi. Ta ki Ernest'in hayatlarına girip yataklarında yatarlarken(Babası ve bir Psikopos da dahil) tokatlaya tokatlaya uyandırarak gerçeği görmelerine vesile olmuştur. Bu az evvelki tanım bana ait. Sadece onlar tokat yetmemişler kiminle bu konu hakkında konuşmuşsa Ernest, gerçeği herkesin yüzüne vurmuştur.


İçerikten daha fazla bahsetmeyeceğim. Alıp okumanız ve tadına varmanızdan yanayım. Yani kitabı anlatacak halimiz yok açıkçası. TİŞ KÜLTÜR Yayınları deyip övgü dolu sözlerle şişirmeme gerek yok sanırım. Şunu söylemek istiyorum: Hakikaten muazzam derecede akıyor kitap. Benim için birçok klasiğin önünü dahi geçmiştir. Yani bu kitabın yazıldığı tarihten önce yazılan esas klasikler. Bu kitap K.Y(Kültür Yayınları)'nda zaten Modern Klasikler Dizisi'nde yer alıyor. O manada dedim zaten. İlginç bir yanını daha söyleyeyim. Bazı kitaplar kanser eder ya da tam tersine bazı kitaplar da insanı iyileştirir. Fakat bu kitap ise insanı ortada yetim gibi bırakıyor. Çünkü kitap nokta olmadan sonlanıyor bu da ne demek oluyor: Demek ki bunları yazarken bir yerlerde yakalanmış Avis...

Avis yaşadığı devrim günlerini elyazmalarına kaydediyor. Artık geldiği yere kadar ne oluyorsa kitap aniden kesiliyor ve sizin zihninizdeki yayın yarıda kalıyor ve koskoca karanlığa giriyorsunuz. Gönül isterdi ki iki~üç bin sayfa anlatsaydı. Daha bir şeyler gelişmemişken yarıda kalıyor. Bu tadı damağında meselesinden ziyade tam tadı alacakken kaçar ya bir şey. İşte tam da böyle bir şey oluyor.

İşte bu şekilde kitabın yarıda kalması insana birnevi ağır geliyor. Ammaaan. Boşverin. Her şeyi öğreniyor muyuz... Hayır tabiki de. Bu da eksik kalsın yani. Belki de ben teselli ediyorum kendimi. Ne bileyim kitap gerçekten harikaydı. En ağır konuları bile sizi içerisine alıp yaşatarak öğretiyordu. Böyle öğretmeye can kurban. Uzun uzun bilimsel metinleri okuyup da kafası allak bullak olan ne demek istediğimi anlar. Yeri gelmişken söyleyeyim: Kitap 25 başlık altında işliyor konusunu. Böyle edebî tertibi çok güzel. Ayrıca bazı kavramlarına aşık oldum günlük hayatta da kesinlikle kullanacağım. İlk defa duydum ve çok hoşuma gitti. Mesela: Gündüz Feneri. Çevremde ayaktakımı olan, bir şeye yaramayan ve yaradığını sanan ve hatta bir şey bilmeyip de bildiğini sanan insanlara söyleyeceğim bir kavram daha eklendi.

Kitabı aslında sonra okuyacaktım yukarıda anlattığım vesilelerle öne alındı okuma zamanım. Hiç pişman değilim. Bilâkis alıp okumak bana edebî zevk verdi. Hâlâ aklım kitaptaki olaylarda. Acaba ne olmuştu sonrasında. Fesuphanallah insan
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.054 Oy)17.437 beğeni39.365 okunma2.096 alıntı164.848 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.822 Oy)8.112 beğeni25.923 okunma618 alıntı126.264 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.236 Oy)5.347 beğeni18.083 okunma687 alıntı91.976 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.443 Oy)8.390 beğeni22.757 okunma1.435 alıntı105.170 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.037 Oy)7.303 beğeni19.776 okunma3.168 alıntı116.168 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (6.800 Oy)7.337 beğeni20.521 okunma684 alıntı79.217 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (5.506 Oy)5.786 beğeni15.181 okunma2.201 alıntı78.286 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.204 Oy)8.120 beğeni23.904 okunma1.883 alıntı102.039 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.983 Oy)12.441 beğeni31.649 okunma2.748 alıntı132.116 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (6.950 Oy)8.339 beğeni23.158 okunma1.125 alıntı112.477 gösterim
London, garip adam doğrusu... Seneler öncesinden bütün bunları öngörebilmek ilginç bir feraset ister. Bunu alıp kitaplaştırmak aşırı bir cesaret ister, hele o dönemde... Gönül isterdi ki, tüm bunlar bir ütopya olsaydı ve biz bunları okuduktan sonra, kitabı kapatıp, dehşet içinde, önümüze bakıp düşünüyor olsaydık şimdi. Tıpkı Orwell'ın 1984'ünde yaptığımız gibi...

Sizlere önce kitabın dilinden söz etmek istiyorum. Kitabı çeviren sevgili çevirmenimiz Levent Cinemre'ye şükranlarımı sunuyorum. "Bu kadarı da olur muymuş" dedim kitabın çok yerinde. Sanki bizim dilimizde yazılmış bir kitaptı. Cümle kalıpları o kadar güzel oturtulmuştu ki, hayran kalmamak elde değildi. Zaten İş Bankası Kültür Yayınları'nın çevirmenleri harika. Eğer okuyacaksanız kesinlikle oradan alıp okuyun derim.

Kitabın içeriğine gelecek olursak:
1) Kitapta o zamanın Amerika'sında bizim sendikalarımız benzeri kuruluşlar mevcutmuş, tabiki bu zamandaki sendikalar, o kuruluşların devamı niteliğinde. Şöyle bir cümle geçti okuduğum paragrafta, "Ya bize katılırsın, ya da açlıktan ölürsün!" O ilgili pasajı okuduğumda, aklıma günümüzden, bizzat kendi hayatımın içinden bir örnek geldi. Babam 2010 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalışıyordu, o sıra bütün işçiler sendikalarından çok memnunlardı. Ama mevcut hükümet, işçileri bu şekilde fazla sömüremediğinden dolayı, herkese zorla sendikasını değiştirtmişti. Babam diretince, ona da "Ya sendikanı değiştirirsin, ya da işten çıkarsın," denilmişti. O sıra babam çok psikolojik baskı görmüştü, gerçekten zor günler yaşamıştık. Bu dayatmanın yıllar yıllar öncesinden, çok farklı kıtalarda dahi hüküm sürdüğünü okuduğumda, gözyaşlarımı tutamadım. Çünkü insanların sömürülmesi çok farklı bir şeydir ve sömürülen, dayatmayla bir şeyler yaptırılan sizseniz, dertdaşlarınızı gördüğünüzde kendinizi tutamamanız çok normal olacaktır...

2)Kitapta sık sık "Oligarşi'yi bitirelim, yerine Sosyalizm getirelim, daha müreffeh bir yaşama sahip olacağız, " gibi cümleler gördüm. Aklıma yine Orwell'ın kaleminden olan "Hayvan Çiftliği" geldi. Orada da insanlara devrim yapıp daha adil yaşayabileceğini zanneden bir güruh vardı. Ama daha sonra tam aksi istikamette, insanlardan daha zalim olan sürüyü görmüştük. "Dünyanın düzeni böyle, biz her zaman yönetileceğiz ve başımızdakiler kendi çıkarları için insanlara zulmedecek," gibi bir çıkarsama yapmak istemiyorum, tek çare Adil Bir Düzen'in oluşturulmasıdır, diyorum...


3)Kitabın sonlarına doğru bir satırda şu cümleyi okudum: "Sadece mahkemelerin, efendilerin elinde olması bile yeter." Aklıma hemen ülkemizin geçen ay geçirdiği süreç geldi.
Mevcut hükümetin YSK'yı elinde tutması, mahkemeler, yasama-yürütme, ve daha niceleri...
Bizden şeyler, gördüğümüz şeyler, içimizden şeyler. Ha kapitalist, ha sosyalist, ha muhafazakar-demokrat olmuşsun, pek bir anlamı yok, insanını sömürüp, hakkını teslim etmedikten sonra...

4)Aslına bakarsanız biz, kitapta bahsedilenlerden, o zamanlar "ütopya, asla gerçekleşemez" olarak görülenlerden kat kat fazlasını gördük. O yüzden kitap ütopya tarzı bir kitap diye alınıp okunmamalı, tarihi değer taşıyan bir eser olarak görülmeli,ve öyle alınıp okunmalı...
Nasıl ki, bu yazılanlar olmayacak, olamayacak şeyler gibi yazıldıysa, Orwell da 1984'ü bu şekilde yazmıştı. Ve biz nasıl şuan "Ohooo bu da bir şey mi, biz nelerini gördük" diyorsak, ileriki nesillerin de 1984'ü ya da Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sını da okuduklarında aynı bizim verdiğimiz tepkiyi vermelerinden nasıl korktuğumu gelin siz düşünün...

Diyeceksiniz ki eee, bu kadar yazdın çizdin, bunun çözümü ne ola ki? Madem öyle ben de size bir soru sorayım: Bu kadar çok farklı amacın, birbiriyle bu kadar çelişkili çıkarın olduğu, bu kadar ihtilafın bulunduğu bir yerde dayanışma içinde olabileceğimizi bekleyebilir miyiz?

Tavsiye ederim.
Göreceğimiz daha güzel, güneşli günler dilerim...
Demir Ökçe, kapitalizmin toplum üzerindeki etkisini ve sosyalizmle olan savaşını Avis Everhard gözünden okuyuculara sunuyor. Yazarın gerçek dünyaya oldukça paralel olarak kurguladığı dünya işçi sınıfını, toplumun alt tabakasını ve alt ve üst tabaka arasındaki büyük uçurumu çok güzel gözler önüne seriyor. Kitaba ilk başladığınızda Ernest Everhard kitabın başkahramanı ve yaşanan olaylarda sarsılmaz yeri olan bir karakter gibi görünse de öyle değil aslında. Avis Everhard (anlatıcımız) toplumun üst tabakalarında yer alan ve Ernest ile tanışana kadar ustaca örtülen perdenin arkasındakileri görmeyen bir kız. Ernest ile tanıştıktan sonra toplumun alt sınıflarında yaşananlara tanık oluyor ve yaşadığı hayatı sorgulamaya başlıyor. Avis'in gerçekleri görmeye başlaması ile biz okurlar da bu gerçeklere tanık oluyor ve üst tabaka ile alt tabakanın sınıf mücadelesine dahil oluyoruz.

Kitap bu toplum yapısı ve gerçekleri açısından oldukça ürpertici bir gerçekliğe sahip, daha önce düşünmemiş bile olsanız kitabı okurken yazanların çoğunun bugünde geçerli olduğunu, kapitalizmin yönettiği toplumda insan ayrımının nasıl yapıldığını, emeğin ne kadar kolay harcanabilir olduğunu ve değerinin asla karşılanmadığını çok iyi anlıyorsunuz. Kitabın bu kısımlarında daha önce bilmediğim şeyler anlatılmıyordu ancak bir kez daha okumak ve London'ın çarpıcı dilinden okumak beni bir kez daha çarptı.

Kitapta Ernest Everhard oldukça abartılan bir karakterdi ve bundan çok hoşlanmadım, bu kitabın gerçekçiliğine gölge düşüren bir durumdu, sanki yazar tüm iyi ve güçlü karakteristik özellikleri Ernest'te toplamaya çalışmıştı ki bu derece mükemmeliyet gerçekçilikten ödün vermeye sebep oluyor. Bu abartı dışında kitaptaki karakterler ayrı ayrı oldukça ilgi çekiciydi, Ernest'in ilk başlar yaptığı uzun konuşmalara karşı inanların verdiği tepkiler zaman zaman gerçek dışı ve yazarın abartısı gibi gelse de bu konuşmaları okumak oldukça bilgilendiriciydi.

Demir Ökçe, kurgusuyla, karakteri ile ve anlatmak istedikleriyle oldukça güzel ve insanı doyuran bir kitaptı. Oku-geç roman olarak okursanız sevme ihtimalinizin oldukça düşük olduğunu düşünüyorum, yazarın anlatmak istediğine kulak vererek ve düşünerek okursanız hem seveceğiniz hem de size bir şeyler katabilecek nitelikte bir roman.

http://yorumatolyesi.blogspot.com/2016/05/demir-okce.html
Bitti! Ve ben çok üzgünüm :(
Bir kitap bu kadar gerçeği anlatabilir. Bu kadar kendi içine hapsedebilir. Gerçek dünyadan koptuğum bu kitapla, gerçek dünyanın ikizinde buldum kendimi. Tam bir paradoks yaşadım. Kitabı okumam süresince " Bütün bunlar gerçek! " hissine kapıldım. Ve bana kalan şey yine aynı his. Kitap bitti ve ben hala " Bütün bunlar gerçek!" diyorum. Notlar kısmını okuyana kadar bunu dedim. Yine de diyorum.

Affınıza sığınarak Notlar kısmını alıntılayacağım.
"Günümüzde Jack London, daha çok Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş, Deniz Kurdu romanları ve macera öyküleriyle hatırlanır. Ancak London'ın, bir maceracı olmanın yanı sıra, sosyal ve politik olaylarla da yakından ilgilendiği bilinmektedir. Demir Ökçe, didaktik bir roman. 20. yüzyılın başında, sosyalizmin kavram ve görüşlerini Platon diyalogları tekniğini hatırlatan bir yoldan "öğretiyor". Öte yandan metin, yazılışından yaklaşık 20-30 yıl sonra Avrupa'da ete kemiğe bürünen faşizmin de "ayak seslerini" duyuruyor okura. Sosyalist Ernest Everhard'ın eşi Avis, olayları, geçmişe bakan bir tanık gözüyle anlatıyor, onun varlığı, ayrıca romanın duygusal boyutunu da tamamlıyor. Metne 'sözde' 2700'lü yıllarda "eklenmiş" dipnotlar, romanı bilimkurgu türüne de yaklaştırıyor.
Demir Ökçe: Bir dönemin tanıklığı."

Son cümlede geçtiği gibi " Bir devrin tanıklığı" oldu benim icin bu kitap. Yalnız beni dünyadan nefret ettirmeye yetti. Zaten dünyayı sevdirebilmiş bir kitap halen mevcut değil ya da ben raslamadım. Varsa öyle bir kitap önerilere açığım. Ama bildiklerimle ne kadar mutlu olunabilir sorgulanır. Herhalde keyif aldığım tek sey kitapların cesurca söyledikleri.

Teşekkür ederim Jack London. Benim yerime haykırdığın için.
Distopik eserleri çok seven biri olarak bu kitabı da severek okuduğumu söylemeliyim.Amerikada ki oligarsik sisteme verilen ad demir ökce. Halkın, işçi sınıfının kapitalist sistem tarafindan nasıl ezildiği gözler önüne seriliyor. Günümüz yüzyilinin bir yansıması adeta. Sosyalizm hakkında da bilgiler veriyor kitap. Distopik eserlere ilgi duyuyorsaniz bu kitabı da okuyun bence. :)
Galıba bu eseri kitaplığıma, hayatımın belli dönemlerinde tekrar alıp okumak üzere geri gönderiyorum. Unutmamak için ve vahşetin gerçekliğini her daim hatırlayabilmek için. Belki de filmlerde toplumdaki yükselişler sahnelerinin gösterildiği yerler okunarak ancak bu kadar yaşatılabilirdi.
Bitirmeme sayfalar kala yaşadığım bu mide bulantıları en az bu kitap kadar ölümsüz olarak kalacak bende.
İnsan, insanlığa ait olabilmesi için önce katlima şahit olması gerek.
Sizde de bu durum gerçekleşti mi bilmiyorum ama kitabı okurken zaman zaman kahramanı Ernest sandığım ve Ernest üzerinden olayları kafamda betimlediğim oldu. Kahraman neden Ernest değildi dedirten bir kitaptı; ta ki kitabın son cümlesine kadar daha doğrusu son dipnottaki cümleye kadar...
İşte gerçek dünya düzeni... Bence bunu da okumadan ölmeyin. Çünkü nerede, hangi düzenin içinde yaşadığınızı bir anlayın... Zor bir kitap ama muhteşem. Şahsen ben okurken Türkiye'nin durumu geldi hep gözlerimin önüne. Zihnimde parça parça olan bilgiler bu kitap sayesinde birbirine bağlandı. Bu kitap müthiş bir sentez, özet ve tablo. Büyük resmi ustalıkla okumasını umut ettiği insanlık için küçültmüş, anlaşılır hale getirmiş, yorumlamış, sentezlemiş... "Yaşanılan düzeni anlarsanız geleceğinizi kurtarırsınız"ın kılavuzluğu da var bu kitap da. Bu bir roman değildi bence. Bu bir hayatı anlama kılavuzu ve rehberi. Şiddetle tavsiye ediyorum
Distopya ama ne distopya! Yer yer sadece gerçeklerin anlatılmış olduğu, yaşanılmışlıkların inanılmaz boyutlara varmasıyla '' zaten bu bi' distopya '' diye bana uyarı veren fakat özünde çok net gerçekleri taşıyan bir distopya.
Sanayinin, tröstlerin, kapitalizmin çığ gibi büyümekte olduğu yirminci yüzyıl başlarındaki Amerika'da geçiyor her şey. İşçilerin nasıl bir sınıfsal baskı altında kalarak sömürülüşünün, birer ''makine köleleri'' haline getirilişinin derin, etkileyici ve vurucu anlatımı. Hükümetin ve özelleşmenin sadece ''kâr etmek'' güdüsüyle hareket edişine karşılık ''devrim'' uğrunda canlarını veren bir işçi sınıfını, ölen yüz binlerce insanın -uçurum insanlarının- yaşadıkları acının,vahşetin gerçekliğini bastıra bastıra anlatıyor bu kitap.
Demir Ökçe her ne kadar ''distopya'' türü içerisinde geçse de hepsinden önce bir tarihi roman. Her şey gerçekti, ve hepsi yaşandı çünkü.
Devrimcilerde insanlık için sarsılmaz bir inanç coşku dolu bir idealizm engin bir fedakarlık buldum Fedakarlık feragat ve yiğitliğin ne demek olduğunu onlarda gördüm Onların yaşamı temiz soylu ve canlıdır amerikan emperyalizminin varlığı ve bu varlıklı paralı burjuvazi yaşama karşı yokluk içinde demir ökçenin işçi sınıfı yani proleteryanin alın terinin hakını istemesi ve bütün insanlık için yeni bir yaşam kaynağı sunmasına karşılık baskı ile para ile faşist bir uygulama ile çatışmalarını dile getiriyor ve bu bağlamda devrim dediğimiz olgunun nasıl bir yaşam savunduğunu ve devrimci olmanın nasıl bir sorumluluk boyutunu taşıdığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor..
Kitapta Amerika’da ezilen halkın yazarın deyimiyle ‘uçurum insanları’ ile onları ezen oligarşi arasındaki sınıf mücadelesi anlatılmaktadır. Diktatörlüğü anlatan ‘Demir Ökçe’ kavramı ilk kez burada kullanılmıştır.
Emekçi sınıftan gelen on yaşından beri atölyelerde çalışmış, kendini geliştirerek de öğrendiği Almanca, Fransızcasıyla yayınevine bilimsel ve felsefi çeviriler yaparak hayatını sürdüren Ernest Everhard sosyalist parti lideridir, toplantılarda sosyalizmi anlatmaktadır ki bu bölümler kitapta oldukça fazla yer tutmaktadır. Bu öğretici bölümler romanı yer yer öğretici bir ders kitabına dönüştürse de 1912 yıllarında Amerika’daki emekçi sınıfıyla, sermaye sınıfının ilişkileri çok net ve gerçekçi bir yaklaşımla ortaya konduğu için rahatsız etmiyor. Olaylar bu toplantıların birinde aşık olup evlendiği sermaye sınıfından gelen Avis tarafından aktarılmaktadır.
Ernest devletin tüm kurumlarını –kilise, ordu, mahkemeler, basın - ele geçirerek orta sınıfı yok edip işçi sınıfını ezen, baskı uygulayan oligarşiyle mücadele edilmesini, örgütlü bir işçi sınıfı ve örgütlü bir halkın karşısında hiçbir kuvvetin duramayacağına inanıyordu. Kitabın ikinci bölümünde bu mücadele anlatılmıştır.
Kitap 1908’te yayınlanmasına rağmen kitapta geçen olaylar günümüzde de canlılığını korumaktadır. İşçi sınıfı sermaye sınıfı tarafından ezilmekte, kapitalizm bireysel çıkarlar uğruna insanı, doğayı, emeği sömürmeye devam etmektedir.
Dikkatimi çeken bir nokta da sendika üyesi işçilere tanınan ayrıcalıklar gettolarda yaşayan bir işçi aristokrasisi yaratmış, bu kesim de kendi alt sınıfındaki işçilere duyarsız kalmıştır.
İnsanların büyük bir kısmında bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışı var ne yazık ki.
Okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum.
Öve öve bitirilemeyen modern toplumunuz kan üzerine kurulu, her tarafından kan fışkırıyor. Bu kıpkırmızı lekeden ne ben kaçabilirim ne de sizler.
''Bütün bu kitaplar bana ne öğretir bilir misiniz? Yasa başka şey, hak, adalet başka şey.''
Demek biz insanlar kan döküyor,yakıp yıkıyor ve ancak böylece sonsuz barışı ve mutluluğu yeryüzüne getirmeye uğraşıyoruz.
Jack London
Sayfa 8 - Oda Yayınları
Yeni şeyler öğrendikçe, okumayı gerekli gördüğüm kitapların listesi kabarıyordu.
Jack London
Sayfa 92 - Oda Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Demir Ökçe
Baskı tarihi:
Haziran 2017
Sayfa sayısı:
336
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053607946
Kitabın türü:
Orijinal adı:
The Iron Heel
Çeviri:
Levent Cinemre
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Jack London’ın Demir Ökçe’si distopya edebiyatının ilk örneği olarak kabul edilir. Günümüzden yüz yılı aşkın bir zaman önce kaleme aldığı eserinde London, çok eski ama hiç eskimeyen bir hikâyeyi konu edinir. Ezen ve ezilen mücadelesi tüm çıplaklığıyla gözler önündedir. Amerika Birleşik Devletleri’ni pençesine almış olan Oligarşi, namıdiğer Demir Ökçe tüm şiddeti ve gaddarlığıyla emekçilerin üzerine yürümektedir. Tröstler, ekonomik ve siyasi ilişkiler, faşist devlet yapılanması sanki daha o zamandan yirminci yüzyılda insanlığın yaşayacağı acı olayların habercisi gibidir...

Kitabı okuyanlar 1.261 okur

  • Sinan Kurt
  • MERVE ZOZİK
  • Deniz Tıraş
  • gülşen semiz
  • Mehmet Kuyumcu
  • Ezren Yeliz Başaran
  • Özge Karakuş
  • Haldun Lenger
  • Ozan Semiz
  • Kamil Sayılan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.1
14-17 Yaş
%3.7
18-24 Yaş
%20.3
25-34 Yaş
%32.8
35-44 Yaş
%23.6
45-54 Yaş
%8.6
55-64 Yaş
%3
65+ Yaş
%1.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%46.6
Erkek
%53.4

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%31.8 (134)
9
%23 (97)
8
%23.9 (101)
7
%11.4 (48)
6
%3.8 (16)
5
%2.6 (11)
4
%0.9 (4)
3
%0.2 (1)
2
%0.2 (1)
1
%0.5 (2)

Kitabın sıralamaları