Kitabı bitirip bitirmediğimden bile emin değilim. Okurken aklımdan kurduğum her bir “acaba”lı cümle hala aklımda varlığını sürdürmekte. Bir gün cümlelerdeki bu soru zarfı olur da bağlaç durumuna geçiş yaparsa belki de gerçekten kitabı bitirdim diyebilirim. Tabi kitapların biten şeyler olmadığını sadece sayfaların yetersiz kaldığını da söyleyebiliriz. Bu durumda asla bitirdim diyemem sanırım, bilemiyorum. İyisi mi biz bu kadar düşünmeyelim bu konu hakkında. Sonra kayboluruz düşünecelerimiz arasında. Kitabı okurken Güvercin’in, Cıngıl Nuri’nin, berber dükkanını olmayan sokakların ya da mükemmel bir renk geçişi gibi birinci şahıstan üçüncü şahısa geçen hayranlık bırakıcı cümlelerin arasında yeterince kayboluyoruz zaten.
Kendime sorduğum “acaba”lı cümlelerin biri de karın neden yağdığıydı. Soğuk havalarda yerden yükselen su buharının normalden soğuk bir tabakayla karşılaşması sonucu yağarmış. Kim bilir belki de Güvercinin duyamadığımız gözyaşlarının ahırdaki soğukla birleşmesi yüzünden yağmıştı kar o kış köye.
Karın ne zaman yağacağı belli olmuyor tabi, güvenemiyoruz kimselere. “Cennet”’in oğlu bile Hortlağa dönüyorken o kış yağan kar üşütmekten çok cehennemdeymiş hissi veriyor insana. Sonra anlıyoruz ki en çok muhtar hissetmiş bu durumu...
Sanıyorum ki bitmedi kitap. Kırk iki günde de bitmedi. Belki de bağlaca dönüşen soru zarflarını bulmam için reşit olmam gerek. Hayır, muhtemelen o da yetmez en azından yolun yarısına gelmeliyim! Ya da onlarca kez tekrar kaybolmalıyım aynı cümlelerin arasında. Taa ki o berber dükkanını bulana dek...
Bu kitabı, son birkaç aydır neredeyse okuduğum her kitabı yarım bıraktığım konusunda babama yakındıktan sonra bana “al, bunu oku” diye getirmesi üzerine bir anda okumaya başladım.
Ve açıkçası muhtemelen kitaptaki ana karakterin yaşına yakın olmamamdan, belki de daha önce hiç Haruki Murakami okumamamdan ya da gerçekten anlayacak olgunlukta bir yaşta olmamamdan ötürü kitabı tam olarak kavrayamadım, pek bir şey anlamadım.
Kitap hakkında biraz bilgi sahibi olabilmek için kitabı bitirdikten sonra anlamış olabilecek kişilerin incelemelerini okurken
Tayfun abinin incelemesinden yazarın ilk kitabı olduğunu öğrendim. Ve onun da dediği gibi gerçekten kitabın tam bir konusu olmadığını fark ettim.
Kitabın içinde arada isimleri, alıntıları geçen kişiler bulunması, araştırınca onlar hakkında bilgi sahibi olabilmem ya da bu sayede yeni şarkılar keşfetmem gerçekten kitabın en sevdiğim yanıydı.
Bu kitap benim, kavradığım kadarıyla sevmeme rağmen, yaşım dolayısıyla “keşke birkaç yıl sonra okusaydım” dediğim kitaplardan oldu. Birkaç yıl sonra okusaydım muhtemelen kitabı daha iyi kavrar, içindeki duyguları hissedebilirdim. Belki birkaç yıl sonra tekrar okurum...
Ne kitaptı ama.. bir kez daha bir dünya klasiğinin insanı için için ağlatacak kadar güzel olduğuna tanık oldum, bir kez daha ön yargılarımı kırdım. Nice Dostoyevskilere!
İlk incelememi yapıyorum... Güç sanırım buna uygun bir kitap. Yaklaşık 15 dk önce bitirdim ve gerçekten kendime gelmem zaman aldı. Ben inceleme yaparken konunun içine çok fazla girilmesi taraftarı değilim kendi cümlelerimle düşüncelerimi açıklamak istiyorum.
Güç kafamı çok, çok karıştıran bir kitap. Gücün kadınların ellerinde olduğu bir dünyayı anlatıyor. Tamamen tüm yetkinin bir insanı ölüme götürebilecek kadar ellerinde olduğu bir dünya... Her ne kadar kitabın konusu bunu anlatmaya yönelik olsa da kesinlikle gücün kadınlarda olması ‘gerektiğini’ savunan bir kitap değil. Aksine, bence cinsiyetin insan olmanın hiçbir yönünü değiştirmediğini anlatıyor. Çünkü kitabı okurken şimdiki zamanla kıyaslayabiliyorsunuz ve bu, insana çok farklı bir bakış açısı katıyor.
Bence kesinlikle okunması gereken bir kitaptı.