Beni samimiyetle sevebilecek birini bulma hayalini çoktan yitirmiştim, erkeklerin verdiği çiçekleri, hediyeleri ve paraları artık hiç
vicdanım sızlamadan kabul ediyor, egomu ve sahte kimliğimi böyle besliyordum. Ömrümün sonuna dek aşkı tadamayacağıma emindim, zaten ne fark ederdi ki? Bana
göre aşk ve güç aynı seydi.
Mutluluğun peşinde değildim ben, Fransızların la vraie vie yani hakiki hayat dedikleri şeyin peşindeydim; tarif edilmesi zor güzellikler ve derin bunalımlar, sadakatle ihanet, korku ve huzur arasında gidip gelen bir yaşam. Dilenci takip edildiğimi söyleyince
rolümün tahmin ettiğimden çok daha önemli olduğunu anladım: Dünyanın kaderini değiştirebilecek biriydim ben, bir taraftan Almanlar adına casusluk yapıyormuş gibi
görünüp öteki taraftan Fransa'nın savaşı kazanmasını sağlayabilirdim. İnsanlar Tanrı'nın matematikçi olduğunu
sanırlar ama öyle değildir. Satranç oyuncusu demek belki daha uygun, rakibin hamlesini önceden tahmin ederek onu alt etmek için bir strateji geliştirir.
Ajanlar her günümüzü takip ediyorlardı; bir Alman saldırısında atılan hardal
gazı yüzünden kör olan Rus sevgilinize, Vittel'e gittiğiniz günlerde tutulan "raporlar" saçmalığın daniskasıydı.
Yalancı insanlar, bildiğim kadarıyla, ün ve takdir peșindedirler. Gerçekle burun buruna geldiklerinde bile hep kaçmanın bir yolunu bulurlar, duygusuzca söylediklerini tekrarlar ya da kendilerini suçlayan kişiyi iftira atmakla itham ederler.