Peyami Safa’nın 1930 yılında yayımlanan bu romanı, Türk edebiyatının en önemli psikolojik romanlarından biri olarak kabul edilir. Eser, on beş yaşındaki hasta bir gencin fiziksel ve ruhsal mücadelesini, ben anlatımı ile okuyucuya sunar. Kahraman, bacağındaki kemik hastalığı yüzünden hem acı çeker hem de kendini toplumdan, insanlardan ve özellikle sağlıklı yaşıtlarından uzak hisseder.
Roman, yalnızlık, hastalık, çocukluktan çıkış, karşılıksız aşk ve hayal kırıklığı gibi evrensel duyguları işler. Özellikle Nüzhet’e duyduğu ama karşılık bulamayan aşk, gencin içsel çöküşünü ve ruhsal büyümesini tetikler. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ise onun fiziksel tedavi gördüğü yer olduğu kadar, ruhsal olarak olgunlaştığı, hayalleriyle yüzleştiği bir mekân hâline gelir.
Romanı okurken, hayatta sağlıklı olmanın ne büyük bir nimet olduğunu daha iyi anladım. Ama sadece fiziksel sağlık değil, insanın ruhsal olarak da desteklenmeye ne kadar ihtiyacı olduğunu fark ettim. Anlatıcının annesi dışında kimsenin onu tam anlamıyla anlayamaması bu da bana, sevginin ve anlayışın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlattı.
Nüzhet karakteri ise benim için karışıktı. Bir yandan anlatıcının ona duyduğu saf aşk hoşuma giderken, diğer yandan onun bu duygulara karşı kayıtsız kalması karmaşık bir karakter olduğunu düşündürdü. Bu karşılıksız aşk, anlatıcının hem büyümesine hem de gerçeklerle yüzleşmesine neden oldu
Peyami Safa, bu romanda sade ama derinlikli bir dille, bireyin iç dünyasına ayna tutar. Eserdeki karakterin yaşadıkları, yazara ait otobiyografik öğelerle de iç içedir. Bu yönüyle kitap, sadece bir kurmaca değil, aynı zamanda bir iç hesaplaşmadır.