Modern insan, yüzyılların getirdiği dönüşümle öyle bir hâl almıştır ki; zihni çoğu zaman huzurdan çok acıya meyletmektedir. Kendini başkalarıyla kıyaslamak, sürekli eksiklerini aramak, sahip olamadıklarına odaklanmak ve elindekilerin kıymetini yeterince hissedememek, adeta hayatın kaçınılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Bununla da kalmayıp, çoğu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek korkular ve karanlık senaryolar zihinde büyütülür; insan, kendi kurduğu düşüncelerin yükü altında yorulur.
Oysa insanı tüketen çoğu zaman hayatın kendisi değil, zihninin ona fısıldadığı bitmek bilmeyen kaygılardır. Mutluluk, sürekli daha fazlasına sahip olmakta değil; bazen sahip olduklarının farkına varabilmekte, bazen de zihnin gürültüsü arasında iç huzuru bulabilmektedir.
Evet, yaşadım, gördüm, öğrendim. Sevgi ve aşk bazen yalnızca bir yürekte yaşanır. Her aşkın karşılığı olmaz. Kimi insan sadece sevmeyi bilir; karşılık alıp almayacağını düşünmeden sever. Bekler… bir gün aynı duygunun döneceğini umarak.
Ama zamanla görür ki, karşısındaki kişi çoğu zaman kırmamak için, bir hatırın ağırlığıyla karşılık vermeye çalışıyordur.
Oysa duygular özgürdür; kimse kimseyi zorla sevemez. Gerçek aşkta kırgınlık değil, kabulleniş vardır. Eğer gerçekten seviyorsan, sevgiyi tutmak değil, serbest bırakmak gerekir. Sevdiğinin kanat çırpmasına izin vermek… nerede ve kiminle mutluysa orada olmasını kabul etmek.
Ve bazen insan, en büyük sevgiyi uzaktan izlerken, en sessiz yaralarını kendisiyle iyileştirmeyi öğrenir.”
978 gündür Gazze'de bombalar susmadı, acılar dinmedi. Bir annenin gözyaşı, bir çocuğun yarım kalan gülüşü, insanlığın vicdanına emanet edildi. Sessizlik uzadıkça, sınanan sadece Gazze değil; merhametimiz, vicdanımız ve insanlığımız oluyor.