Tuhaf bir şey seziyorum.
Bu, daha çok hayal kırıklığından sıyrılmış ince bir düş sızısı gibi.
En güvendiğim yerden sınanıyorum.
Aklım, yokluğunla düş kuruyor gibi.
Kaybettiklerim, peşi sıra göz önüme getiriliyor.
Ne kadar da çok yitirmişim!
Kaybım, düşümden beslendikçe, sana dair her bir umudun tek tek düşüşünü izliyorum...
Seni bana anımsatacak pek bir şey kalmadı.
Ne gökyüzünde bir bulut,
Ne de çiçekler de saklı bir koku.
Rüzgar da taşıyamıyor artık saçlarından kopardıklarını.
Seni bana anımsatacak pek bir şey kalmadı.
Yokluğuna bağlamamakta gerekmiş bir çok şeyi.
Sebebi benim tüm kırgınlıkların.
Tutamadım! Ne içim de seni, ne de başıboş bir umudu... Bizler yasak hüzünlerin efendileriyiz...
Mutluluğa uzak düşmüş hükümlerimiz...
“Gün gündüzden öte,
Karanlık, rengini geceye çalmış.
Hüznün grisi asılı gül yüzünün üstüne,
Gülüşün düşmüş içine,
Gül sarılmış tenine.
Bir adın dokunur,
Söz değmemiş dilime.
Bir umut dokudum,
Nakış tutmaz gönlüme.
Bir sen kördün,
Aşk değmemiş gönlüne…”
“Sen, sana geldiğim tüm yolların önünde duran kadın,
Yokluğunu, yokluğuma aksettirme sakın.
Papatyalar kurumasın, ilkbaharın nazı,
Rüzgârlarıma dokunursan,
Kokun içime taşır.
Sen, sana karşı sustuğum, tehlikeli kadın,
Varlığını, varlığıma katlettirme sakın.
Karanfiller şaşırmasın, kış ayında yazı,
Karanlığıma dokunursan,
Ölüm, içime taşır…”
Karanlığın bana seslendiği saatlerdeyim.
Huzuru içimden alıp götüren bir boşluk var.
Bir mum ışığında gizledim sözleri.
Yürekleri kaskatı kesilmiş şairler var.