B.T

B.T
Öğretmen
21 Mart 1999
79 okur puanı
Ocak 2020 tarihinde katıldı
Daha sonra Natūrist teorinin oluşum sürecini açıklayıp Müller'in fikirlerini eleştirir. Durkheim'a göre Animistler dinin kökenini soyut psikolojik bir inanca bağlarken, Naturalistler somut tecrübi bilgiye bağlarlar ki, bu her iki tutum da spekülatiftir. Bu eleştirilerden sonra Durkheim kendi fikrini ortaya koymaya girişir. Durkheim'e göre din, kollektif düşüncenin ortak ürünüdür. Bu haliyle sosyal bir yapı olan din, üzerine araştırma yapılabilecek bir konudur. Çünkü Durkheim'a göre yalnızca sosyal yapılar araştırılabilir. Her şeyden önce totemizm akrabalık bağıyla insanları birbirine bağlayan bir dindir.
Reklam
Totemizm problemini gerçek anlamda gündeme getiren kişi ise İskoçyalı J.F. Mc Lennan (1827-1881) oldu. O, dinlerin ilk safhasının totemizm olduğunu ileri sürdü. Daha sonra temas edileceği üzere, Frazer, totemizmin insanın bitki ve hayvanlarla bir çeşit biyolojik akrabalığının varolduğuna inanışından kaynaklandığı fikrini savundu. Fakat totemizmin insanları birleştirici sosyal yönünü vurgulaması ile Durkheim'e kapı araladı. Bronislaw Malinowski (1884-1942) totemizme toplumda oynadığı fonksiyon açısından baktı. Ona göre totemizm insanın tabiatı kontrolü ve düzene sokmasının sonucu oluşan bir din sistemi idi. 1877'de Lewis H. Morgan Ancient Society'de totemizmin karakteristiklerini belirlemeye çalıştı. Robertson Smith tüm Semitiklerin ilk dini inançlarının totemizm olduğunu ileri sürdü. 1929'da Radcliffe-Brown (The Sociological Theory of Totemism) Malinowski'ninkine benzer bir görüş kabul ederek, totemlerin insan için hayati olan besin kaynaklarının yüceltilmesi sonucu meydana geldiği fikrini savundu. A.P. Elkin (Oceania, 1933) üç totemizm tipi kabul etti. Bireysel totemizm, sosyal totemizm ve kült totemizmi. llerde açıklanmaya çalışılacağı gibi, Lévi-Strauss değişik bir boyutta ele alarak totemizm konusunu yeniden gündeme getirdi.
Spencer, Tylor'a benzer şekilde insanın ilk önce (rüyalar, tabiatta gözlenen hararetlilik aracılığıyla) kendisinden öte bir ikinci kimliğe veya ruha inandığını ileri sürer. İnsanın bir ikinci kimliğine inanıldığı gibi, hayvanların, bitkilerin de ikinci kimliklerinin olduğuna inanılmıştır. Bununla birlikte dinin kökeni bu ruhlara olan inançta ortaya çıkmaz; bu ruhlar ölmüş atalara da uygulandığında hayalet (ghost) türü varlıkların olduğu fikrine ulaşılmıştır ki, din düşüncesi bu hayaletler aşamasında ortaya çıkar. Ölmüş ataların hayaletlerinin teskin edilmesi duygusu ise dinin kurumsallaşmasına yol açmıştır.
Temel fikirlerini içeren Primitive Culture'da Tylor, insanın başlangıçta tabiattaki olağanüstü olaylardan etkilenmeye ve kendini bir anlar bu ortamda yabancılaştırmaya başladığını, böylece nesnelerle kendisi arasına bir ayırım soktuğunu düşünür; en azından ona göre insan böyle bir ayırım yapmaya eğilimli durumdadır. H.Spencer'de görüleceği üzere, bu doğal durum rüyaların yardımı ile etkisini gösterir. Dış dünyayı gözleyen insan her şeyde akıcı bir hareketliliğin bulunduğunu keşfeder. Öte yandan rüyalar insana bir ikinci bedenin (ruh) olduğu fikrini aşılamaktadır. Tabiatta bu derece hareketli olan nesnelerin bir anlamda bu hareket kabiliyetleri, rüyalarda tecrübe edilen ikinci ben-ruh ile ilişkilendirilince, animizm denilen ilk din sistemi ortaya çıkmış olur. Rüyalarda olduğu gibi seyyar bir özelliğe sahip bu güç, ilk önce üstün birtakım varlıklar haline döndürülmüş, daha sonra da bu varlıklar tanrı haline getirilmiştir.
Dil ve din arasındaki bağıntıyı derinden keşfetmesi Müller'i ister istemez mitos araştırmalarına yöneltmiştir. Hind-Avrupa mitoslarını çok iyi bilen Müller bütün mitosları güneşle ilişkilendirmiştir. Mesela Grek mitolojisinde, Apollo Defne'yi sevmekte, Defne de ondan kaçmakta ve kaçarken bir defne ağacına dönüşmektedir. Bu mitos, Müller'e göre bize şunu söyler: Apollo orijinalde güneşi sembolize etmekte, Defne de şafağı, böylece bu mit, güneş ve şafağın birbirini kovalamasını sembolleştirmektedir.
Reklam