“Gidelim hadi, dedi adam.
Çok uzağa değil, dedi kadın.
Çok uzak da ne ki, deri adam.
Olduğu yer, dedi kadın.”
E. Cummings
Balkonda oturuyorum. Erik ağacı var sağ tarafımda. Çocuklar şimdiden yemişler meyvelerini. Bu erik ağacı hayalse mesela, yoksa aslında öyle bir ağaç... Ya epeydir ölüysek, çoktan ölmüşsek aslında; ya bu yaşadığımız şey, içinde yüzdüğümüz, tuzu derimizi yakan deniz ölümün ta kendisiyse. Aklıma geliyor işte. Diyorum ki ölmek için illa düz bir çizgi mi olması gerekiyor?
Yüksek sesle ona kadar sayıyorum. Bir, iki, üç... Adım oluyor sayılar, basamak olup yükseliyor ağaca. Şaşırıyorum. Yüksek sesten mi; yoksa ona doğru ağaca kadar saydığımdan mı bilmiyorum. Şımarık bir kedi bütün dünya kendisi için var olmuşçasına süzerek atıyor adımlarını. Merdivenin başına gelip geriniyor. Sanki ağaca karışmak için hep bu merdiveni beklemiş. Sanki tüyleri daha önce hiç güneş görmemiş. Acele etmeden çıkıyor basamakları, ağaca yaslanıyor, merdivene güveniyor, başını dallara sürüyor: mırıl, mırıl, mırıl... Güneş tüylerinde, gözleri kısılmış. Mutlu görünüyor. Ağaç kediyi sarıyor.
Yüksek sesle sana kadar saysam mesela, diyor kadın. Kedi merdiveni olur mu? Hani küçükken sınıf süslemek için yapardık. Hani sert kağıt, rengarenk... Adam cevap vermiyor. Cevabı mı yok, anlamadı mı, şaşkın mı, göremiyorum. Kadın devam ediyor:
- Bugün yüksek bir yerden şehre, sokağa baktım. Çok tuhaftı. Bir labirenti izlemek gibi. İnsanlar sokaklara giriyor, araçlar caddelerde ilerliyor. Bazen yolları kesişiyor, bazen omuz omuza yürüyorlar. Farkında bile değiller birbirlerinin. Bir iki dakika birlikte yaşıyorlar. Birbirlerinin bir şeyi oluyorlar. Çok değil, bir dakika önce ya da sonra girseler yola, bambaşka kadınlar ve erkeklerle tüketecekler zamanlarını. Sen geldin aklıma.