Kitapta; Doğuda kendi haline bırakılmış, her türlü yaşam olanaklarından uzak, aşiret ve geleneklerin katı kurallarıyla baş başa bırakılmış kürt halkının öyküsü anlatılıyor.
Töreler ve uygulanan yanlış politikalar nedeniyle özgürlükleri kısıtlanan, toplumdan dışlanan ve eğitimsiz bırakılan halkın bu haksızlıklara karşı direnişini akıcı bir üslupla anlatmış yazar.
Bir tarafta çareyi dağda arayan erkekler, diğer tarafta başlık parası karşılığında evlendirilen kızlar ve tek görevi erkek çocuk doğurmakmış gibi sürekli ezilen, hor görülen kadınların çilesi...
Bu gibi Cahiliye dönemi âdetlerinin yaşandığı ve islamla çatışan yanlış politikaların uygulandığı bir dönemde islamla huzur bulacak olan insanlığın diriliş serüveni..
Bir nebze de olsa farkındalığı arttıracak ve dönemin haksızlıklarına, yanlış politikalarına karşı bilinçlenmemizi sağlayacak bir eser.
Tavsiye ederim, keyifli okumalar.
Kızlar annelerinin kaderini mi yaşar?
Hayır, kader değiştirilebilen, evrilebilen bir olgudur. Bunu değiştirmek ve dönüştürmek insanın elindedir. İsra Suresi 13. ayette Rabb'im bizlere "Biz insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık" diyerek seslenmiştir. Evet biz kadınlar annelerimizin kaderini yaşamak istemeyiz. Ben de bu kitaba "ben annemin kaderini yaşamak istemiyorum" cümlesiyle başladım. Hatta yeri geldiğinde anneminki gibi bir evliliğim olacağına hiç olmasın daha iyi diye de yakınırız. Kolay olan annenin kaderini aynen yaşamaktır. Zor olan bu kaderi başka yöne evirmektir fakat bunu yapmaya da her kadının gücü yetmez. Kitapta dinlediğim hikayelerle birlikte anladım ki biz geçmişi aynen tekrar ediyoruz. Annemizin, anneannemizin yaşadıklarını bizler de yaşıyoruz. Çünkü travmalar, geçmişte yaşanılanlar nesillere aktarılıyor. Birçok toplumda ve kendi ülkemizde olduğu gibi bu topraklarda kadın olmak hep zordu ve gittikçe de zorlaşıyor. Rahat nefes alamadığımız, ötekileştirildiğimiz, ikinci plana atıldığımız durumlarla sürekli iç içeyiz. Evlenip kendi yaşadıklarımızı ona yaşatmayacağımız çocuklar dünyaya getirmek istiyoruz. Belki de en büyük yanlışı burada yapıyoruz. Ben okumadım çocuğum okusun, ben sevilmedim çocuğumu seveyim, ben değer görmedim çocuğum değer görsün mantığıyla çocuklar dünyaya getiriyoruz. Çocuğumuz belki bunları yaşamak istemeyecek, daha farklı bir hayatı olsun isteyecek bunun bir önemi yok mu? Kendimize göstermemiz gereken merhameti ve şefkati kendimizden başka kimseye ne kadar çok verirsek o kadar değersizleşiriz. İnsan önce kendisiyle barışık olmalı. Herkesten önce kendisiyle arası iyi olmalı. Önce içimizdeki çocuğu özgürleştirmemiz, onu nerede kaybettiğimizi fark etmemiz, öğrenmemiz gerekir. Belki o çocuğu hiç kaybetmedik içimizde yaşıyor sadece