...belki de değerli olanın değerli olduğunu ancak onu kaybetmeye
yakın olduğumuz anda fark etmek gibi. Parmaklarının ne kadar değerli olduğunu insan kaç kere düşünür ki veya böbreğinin? Onlar orada durup işlevlerini yerine getirir. Onlar senin en başından beri olan parçalarındır. İyi ki varsın karaciğer diye düşünmeyiz, çok nadir olarak hatırlatırlar kendilerini; sızladıklarında...
"Ölürken ellerini tutmak önemli", diyorum kendisi de babasını
kaybeden bir arkadaşıma. "Daha sonra bırakmak da önemli", cevabını veriyor kısa bir sessizlikten sonra.
Sosyalist zamanların mevcut olmayan babası. Yokluk aslında
tüm dünya kültürlerinde babaların bir özelliği değil midir? Onlar
ya cephededir ya hapishanede, ya altın postun peşindedir ya da
adalarda perilerle eğlenirler, ya ev dönüşü fırtınaya yakalanırlar
ya da dünyanın meyhanelerine takılırlar, ya bir yerlerde gurbet
ellerde para kazanırlar ya da sadece canları eve gelmek istemez...
Çocukluk dikeydir. Yukarıya doğru büyürsün, boyun bahçedeki güllerinki kadardır, herkes sana her yıl ne kadar büyüdüğünü tekrar edip durur, baban seni havaya kaldırır, parmak uçlarında yükselirsin, her sey kıpır kıpır hayat ve hareket doludur, yatmak istemezsin, ancak zorla yatarsın. Yaşlılık yataydır. Azıcık dinlenelim, öğleden sonra uzanalım, kanepeye söyle bir uzanacağım sadece, çünkü belim... Yaşlılık uzun süreli, belki de sonsuz bir yataylığa alışmaktır.
Babamın hasta olduğunu bilen ama vefat ettiğini bilmeyen insanlardan e-postalar almaya devam ediyorum. "Umarım babanızın sağlığı büyük ölçüde düzelmiştir ve durumu artık stabildir" diye yazıyorlardı. Bir anlamda evet, durumu stabil, ölümden daha stabil bir durum yok.