“Sen de Muzaffer’e söyle bunlara sadece dokudukları ipliğin değeri kadar yemek versin. Kızlarım oldukları için onlara en ufak bir ayrıcalık tanımasın. Eğer söz dinlemezlerse onları köle olarak satabilir. Eğer öyle bir şey olursa paranın yarısını masrafları için kendine saklasın. Geri kalanını da bana göndersin. Hepsi bu kadar. Şimdi namazınızı kılıp yola koyulun hadi!”
“Her türlü zenginliğe ulaşacak durumda olmana karşın süse gösterişe ehemmiyet vermiyorsun. Son derece alçakgönüllüsün. Yalnızca bir şey ilgini çok çekiyor. Mümkün olduğunca çoğuna sahip olmak istiyorsun. Şimdi tahmin edebilir misin?”
“Bana bir kitap getirdin.”
Ebu Soraka’nın kalede iki karısı vardı. İlki kendi yaşlarında dişsiz bir kadındı. Bu karısından doğan iki kızı evlenmiş Nişabur’da yaşıyordu. Dai ona gençliğinden beri tutkundu. Bir çocuğun annesine nasıl ihtiyacı varsa o da karısına aynı ihtiyacı duyuyordu.
Kendisine bir kız, bir oğlan doğuran ikinci karısıysa daha gençti. Çocukları haremde Hasan’ın iki çocuğuyla birlikte yaşıyordu. Bu karısını da çok seviyordu. Ayrılma zamanı gelince birden onu ne kadar özleyeceğini anladı. Duygularını göstermemek için büyük çaba harcamak zorunda kalmıştı.