Adam akıllı tanışamadık bile seninle. Gülüşlerini biliyorum ve gamzelerini okadar... En çok hangi rengi sevdiğini duymadım hiç senden...Olsa olsa mavidir diye geçirsem de hep içimden.
Sayılardan hangisi uğurlu sayın öğrenemedim henüz.
Çayı şekerli içersin mesela. Bunu mıh gibi kazıdım aklıma,
Sana çay demlemenin tadına varamayacak olsam da bir pazar sabahında...
Öylece uzaktan uzaktan, susarak izliyorum. Bir Ahmet Aslan şarkısı kıvamında... O yüzden sorsalar bile anlatamıyorum kimseye seni...
Uzaktan diyorum çook uzaktan yandığım olur kendisi. youtu.be/fYOXs7pjirA
-Gamze Karip-
Adam kadından uzaktaydı, mesafeyle ilgili teknik bir problem. Bir şekilde üstesinden gelinebikcek bir şey.
Kadın ise adama uzaktı, coğrafi bir uzaklıklada ilgisi olan, bir de metafiziksel bir problem. İyi bir çay demlemeden kolay kolay üstesinden gelinemicek bir problem.
Oturup biraz düşünme gerektiğini anladım. Eve gidip içinde bulunduğum ruh halimi biraz bastırsın diye çay demledim.
Beklediğimden kolay olmuştu.
O her ilişki sonunda oluşabilen klasik kelimelerden bahsetti.
Ben çay demlemeyi düşündüm.
O neden yürütemediğimizle ilişkin tahminlerden bahsetti.
Ben çay demlemeyi düşündüm. Felsefe ya da Ebiyat üzerinden konuşmamıza gerek yoktu.
Çünkü bunlar ilişkinin başında karşı tarafı etkilemek için kullanılan metadlardı.
Rüzgar esip saçlarımı dağıtmasa beni öldürürken kılı kıpırdamadı diyebilirim.
Bunlar olurken iki defa daha eve gelip çay demlemeyi düşündüm. Kağıda sarılı küp şekerin samimiyetten uzak duruşu her ikimizinde masadan ayrılan samiyetsiz birer insan olarak ayrılmasına neden olacaltı.
Bunu istemiyordum ama prensiplerim gereği aşka boyun eğmeyi Doğru bulmuyorum. Bu gibi durumlarda çay demlemeyi kurtuluş yolu olarak görmek Beni rahatlatıyordu.
Bardağın içine atılan kaşığın çıkarttığı ses bardakları ısıtmak için borca edilen sıcak suyun 2 bardak arasında gidip gelişi ve açık mı içersin, demli mi ? Sorusunun dayanılmaz nezaketi.
Asıl konu buydu çay demli mi içilmeliydi, açık mı?
3 şeker çayın asal tadını yok etmiyordu,
Yoksa her damak tadı çayı farklı mı tanıyordu.
Bütün bu sorular kafamı iyice karıştırmıştı.
İyice dağılmıştım. Ona bir kez daha baktım ve ne yapmamız gerektiğini sordum. Başını biraz öne eğip kahvesine doğru baktı. Fakat kahveye bakıp , mutsuz maskesi takacağını biliyordum...
Böyle devam edemeyiz "Dedi" , "Peki" Ne kaybettiğini ilerde
PERŞEMBE SOKAĞI : Ürkek bir yanlızlıktı bu. Sen bilmez we farketmezdi. Ben ise görürdüm . Gözümün ardındaki küçücük bir düşte. Kup Gıriyyesi gökyüzlerini. Zaman ile boyamıştık ellerimizi. Her yer zaman ile boyamış senin tenin senin ile hayallerimdi. Çiçekler wardı bomontiden . Miş - Mış - Muş efsanesinden de öte. Yüzündeki seda ile yansırken denizlere ... Ayrılık bir duman gibi süzülüyordu Perşembe’den . Üzerimizde Perşembe ‘ den kalma bir duman hasret cumanın kapısını çalmakta . Yokluğuna ellerimi gezdirirken . Taze leblebinin bir kese kağıdına sığabildiği kadardı zaman. Tırabzanlardan iniyordu birisi . Gölgesi farklı bir düş farklı bir mawi . Bir bulutun ufuk çizgisiyle bir poyrazın arasında bir yerde. İşte bu Mawi İşte bu düş . Elleri damla sakızı renginde . Topuk tıkırtısıyla süzüldü Perşembe ‘ den . Az ileride görür gibiydim. Bir tramwaya bindi ... İnceden inceden Perşembemden süzüldü. Zaman awuçladı damla sakızlı ellerinden . Uyandığım an anladımdi ... Halâ bu tablo kurumamıştı we kurumayacaktı. Gamsız dipsiz bir okyanusun dibinde istilidyelerle mutluydu. Gemi battı Mawinin canı acımadı... Bukez Mawi değildi . Ellerimiz we gökyüzü. Laciwertti hırçın we susuzdu. Mawi artık gitmişti . Trabzanlardan topuk tıkırtısıyla süzüldü. Ellerimde leblebi tozu bir bulutun ufuk çizgisiyle bir poyrazın arasında bir yerdeydim işte. Ellerimden dudağına bir hasretin öyküsü. Delirircesine , çıldırırcasına İstanbul ‘ u çiziyordu . Düşteki bir geminin Mawiye battığı cansız acıyı. Bir çaybaydağı kadar derindi yüreğim. Gidiyordum işte inceden inceden Perşembe’den . Öyle çiçekleri ezmeden. -Gamze Karip-