“Doğru söylüyorum,” dedim. “Sen yol kenarında bulduğum parlak bir penisin. Sen tuzdan veya uzun bir gece yürüyüşünün sonundaki aydan daha değerlisin. Sen ağzımdaki tatlı şarap, genzimdeki şarkı, yüreğimdeki kahkahasın.”
“Yanlış söyledim. Yanımda olduğunda unutmam kolay oluyor demek istedim.”
“Neyi unutman?”
“Her şeyi,” dedi ve bir an için sesi muzipliğini yitirdi. “Hayatımın bütün kötü kısımlarını. Kim olduğumu. Arada bir kendimden ayrı kalabilmek iyi geliyor. Sen bunu yapmama yardım ediyorsun. Uçsuz bucaksız, fırtınalı bir denizdeki güvenli limanımsın.”
Kıkırdadım. “Öyle miyim?”
“Öylesin,” dedi rahat bir tavırla. “Güneşli bir günde altı gölgeli söğüt ağacımsın.”
“Sen de,” dedim, “uzaktaki bir odadan gelen tatlı bir müziksin.”
“Bak bu güzeldi,” dedi Denna. “Yağmurlu bir akşamüstü beklenmedik bir pastasın.”
“Kalbimdeki zehri emen bir merhemsin,” dedim.
Ona gülümsedim. Bu sefer gerçekten. İfadem yüzüme yabancı gelince ne zamandan beri farkında bile olmaksızın surat astığımı merak ettim. “Sadece burada olarak bile yeteri kadar yardım ediyorsun,” dedim dürüstçe. “Seni görmek moralimi düzeltmeye yetiyor.”
Baş İsimci kafasını sağa sola salladı. “Ne kadar zeki olursanız olun, sözcükleri ne kadar iyi kullanırsanız kullanın kaybetmeye mahkûmsunuzdur. Çünkü ağızlarınız aynı dili konuşsa bile kalpleriniz konuşmaz.”