İnsanın ruhunu daraltan, "nereye gidiyoruz?" sorusunu her köşe başında sorduran tuhaf bir zamandan geçiyoruz. Eskiden "açıklık" dediğimiz o ince çizgi, artık yerini her şeyin uluorta sergilendiği, mahremiyetin kurban edildiği bir "saçıklığa" bırakmış durumda. Bir bakıyorsunuz, küfür ve argo, en taze dillerde bile birer süs gibi, bir marifetmişçesine pelesenk edilmiş. Sosyal medyanın her mecrasında aynı yozlaşmanın ayak seslerini duymak, insanın içindeki umudu hırpalıyor.
Asıl canımı yakan ise, henüz hayatın baharında olması gereken o gencecik yüzler... 2004’lü, 2005’li gençlerin, hatta henüz 15-16 yaşındaki çocukların gözlerinde o ışıltılı idealleri, o heyecanlı yarınları görmek yerine; erken yorulmuşlukları, her şeyi tüketmiş olmanın getirdiği o anlamsız boşluğu ve ağır gelecek kaygılarını görmek kalbimi sızlatıyor. Bir hedef uğruna ter dökmek, bir hayalin peşinden gitmek yerine, her duygunun hızla tüketildiği bu sığ sularda boğulmalarına seyirci kalmak çok ağır. Keşke onlara, hayatın sadece görünmekten ve tüketmekten ibaret olmadığını, asıl zenginliğin ruhun edebinde ve emeğin güzelliğinde saklı olduğunu anlatabilseydim; keşke bu yorgun neslin kalbine yeniden o saf ve asil heyecanları yerleştirebilseydim.