"Gel, gel, ne kadar yanılmışım," diye düşündüm. "Gel yanımda yerini al yine, seni görmeyi becerememişim. Gel. Yanıma gel. Geri dön. Ve temelli burada kal." Geceler geçip gidiyor, ben bunlara benzer, bunlarla özdeş tek kelime duymuyordum, çelişkili bir mırıltı ya da falsolu bir yankı bile. Pérez Nuix haklı olabilirdi, belki orada bekliyordum sadece, daha sonra nicelerinin taklit ettiği bir İngiliz şairin dediği gibi "waiting without hope".* Ama o sesi telefonda, beklenmedik bir mektupta ya da nihayet çocuklarımı görmeye gittiğimde yüz yüzeyken hiç duymazsam, bir gün gelecek, artık beklemediğim hissiyle uyanacaktım ("Dün gece hâlâ bekliyordum, evet, peki ya bu-gün? Bir gün yaşlandım, aradaki yegâne fark bu; buna rağmen hayatım değişti. Artık beklemiyorum"). O sabah Londra'ya, Tupra'ya, Pé-rez Nuix'e, Mulyran'a ve Rendel'a, adsız işyerine, günlük işlerime, ara sıra Luisa'yı tanıyan ve ansızın unutuşumla aramdaki bağa dönüşecek olan Wheeler'a alışmış olduğumu keşfedecektim. Tamamen alışmış olduğumu keşfedecektim, yani gözlerimi açtığımda şaşırmayacak ve artık onlara kafa yormayacak kadar alışmış olduğumu. Onlar benim gündelik hayatım, dünyam, etrafımdaki sebepsiz unsurlar, soluduğum hava olacaktı; ne Luisa'yı özleyecektim, ne de geçmişteki şehrimi ve hayatımı. Sadece çocukları özleyecektim.