Musab

Musab
Herkes oturabilir. İhtiyar bir kadın oturabilir. Bir korkak oturabi­lir... Ayağa kalkmak için erkek olmak gerekir.
1979 yılında Harvardlı psikolog Ellen Langer, iki grup yaşlı erkeği bakımevlerinden alarak inancın yaşlılık üzerindeki etkisini incelemek amacıyla bir haftalığına New Hampshire’daki bir manastıra götürdü. İlk gruptaki erkeklerden, sanki zaman bir gecede yirmi yıl geri dönmüş gibi yaşamaları istendi. Yani kendi genç versiyonlarını canlandırmaya çalışacaklardı. İkinci grup ise şimdiki zamanda kalacak, ancak geçmişi hatırlayacaktı. Manastırda ilk grup için ayrılan bölüm, katılımcıların kendilerini daha genç hissetmelerini sağlamak amacıyla özel olarak dekore edilmişti. Dönemin modern mobilyaları, Life dergisi ve Saturday Evening Post’un eski sayıları, siyah-beyaz televizyonda Ed Sullivan programları, vintage radyo yayınları ve *Bir Cinayetin Anatomisi* gibi 1950’lerin filmleri ortamda yer alıyordu. Katılımcılardan dönemin olayları hakkında sohbet etmeleri istenmişti: İlk ABD uydusunun fırlatılması, Küba’da Fidel Castro’nun yükselişi ve artmakta olan Soğuk Savaş gerilimi gibi. Tüm aynalar kaldırılmış ve yerlerine bu erkeklerin yirmi yıl önceki fotoğrafları asılmıştı. Araştırma sadece bir hafta sürdü, ancak ortaya çıkan değişim şaşırtıcıydı. Her iki grup da fiziksel, bilişsel ve duygusal ölçütlerde belirgin iyileşmeler gösterdi. Daha esnek hale geldiler, duruşları düzeldi, romatizmanın etkilediği parmakları daha becerikli hâle geldi ve genel olarak daha sağlıklı göründüler. Çalışmayı bilmeyen kişilerden, katılımcıların “önce” ve “sonra” fotoğraflarını karşılaştırmaları istendi; çoğu kişi “sonra” fotoğraflarının en az iki yıl daha önce çekilmiş olduğunu düşündü. Bu değişimler fiziksel düzeyin ötesine geçti ve özellikle genç hallerini en güçlü şekilde somutlaştırabilen katılımcılarda daha belirgin oldu. Bir haftanın sonunda ilk grubun yüzde 63’ü, ikinci gruptaki yüzde 44’e
Reklam
İlişkilerimizde kendimizi nasıl gösterirsek hayatta da öyle gösteririz.
Herkes daha iyi olmak istemiyor ve bunda sorun yok. Bazı insanların hastalığa bağlı bir kimliği olur. Diğerleri gerçek iyilik halinden korkar çünkü o bilinmeyendir ve bilinmeyen öngörülemez. Hayatınızın tam olarak nasıl görüneceğini bilmek rahattır, bu gerçeklik sizi hasta etse bile. Zihinlerimiz aşinalık arama makineleridir. Aşina olan kendini güvende hissettirir; ta ki kendimize rahatsızlığın dönüşümün geçici ve gerekli bir parçası olduğunu öğretene kadar.
Çok rahat diye bir şey yok. Zorlanma olmaksızın iyileşme nadiren gelir.
Kendinizi iyileştirmeyi öğrenmek -kendi kendine iyileşme- bir kendini güçlendirme eylemi. Kendi kendine iyileşme sadece mümkün olmakla kalmaz, insan olarak gerçekliğimizdir de çünkü bizden başka kimse bizim için en iyisinin ne olduğunu bilemez.
Reklam