Çeşme Lal”, bir roman değil de sanki zamanın içinden süzülen bir rüya… Okurken ne bir başlangıç arıyorsun ne de bir son; çünkü her sayfa seni başka bir ruh hâline taşıyor. Hasan Ali Toptaş bu kitapta hikâyeyi anlatmıyor, adeta sezdiriyor. Cümleler uzun, sözcükler usul usul yürüyen bir nehir gibi. Her biri okşar gibi geçiyor kalbinden.
Kitapta bir adam var, bir kasaba var, geçmişten gelen bulanık hatıralar var. Ama her şeyin üstü sisle örtülü. O adam kim? O kasaba neresi? Belki de çok tanıdık, ama tam hatırlayamıyorsun. Çünkü aslında okuduğun, kendi iç dünyan. Her satırda kendinle baş başa kalıyorsun. Kitap ilerledikçe sadece bir hikâye değil, bir yalnızlık, bir kaybolmuşluk duygusu da büyüyor içinde.
“Çeşme Lal”, sana bir şey anlatmıyor aslında; seni seninle baş başa bırakıyor. Sorgulatıyor: “Geçmiş dediğimiz şey ne kadar gerçek, ne kadarı bizim kurduğumuz bir masal?”
Bir olay örgüsü, sürükleyici sahneler ya da net karakterler arayanlar için bu kitap zor gelebilir. Ama kendini dinlemek, yavaşlamak, kelimelerin arasında kaybolmak isteyenler için, bu kitap bir durak değil, bir yolculuğun ta kendisi.