Bir gün geriye bakıp arkanda yalnızca temiz havlular, ütülü çamaşırlar, yıkanmış bulaşıklar gördüğünde, bu hayat senin mi, yoksa başkalarının mı; cevaplayamayacaksın.
Yıkadığın her tabakta, ovaladığın her lavaboda seni bir kez daha öldürdüklerini hiç bilemeyecekler. Tozlu döşeme halılarında, kirli banyo fayanslarında devamlı silip süpürdüğünün kendi hayatın olduğunu fark edemeyecekler; ama sen susacaksın.
12 yaşımı hatırlıyorum. 14 yaşında iki oğlan çocuğun konuşmasına şahit oluyorum. Biri babasıyla ilgili kötü bir şey söyleyecekken diğeri onu daha cümlesini bitirmeden susturuyor, "Şşşş... Ağır ol oğlum..Baban o senin." diyor. Beriki, susuyor tabii. Sessizliğin de suçluluk duygusu var. Ve ben bu konuşmayı duyduğumda "Ne kadar da olgun bir çocuk." diye düşünüyorum, arkadaşını susturan oğlan için. "Ne olursa olsun o senin annen/baban abin/amcan/teyzen/öğretmenin" gibi cümlelerin dünyaya iyilik getirdiğini, doğrunun bu olduğunu sanıyorum o zamanlar, çoğunluk gibi. Arkadaşının “hata" etmesini önleyen çocuğa akıllılık, iyilik, erdemlilik, güvenilirlik gibi sıfatlar yüklüyorum zihnimde. Susturulan çocuğun hissi ve düşüncesi, babasına dair memnuniyetsizliği ise itibarsızlaşıyor, meşru olamıyor, henüz ifade edilemeden bile. Uzun yıllar iyilik, erdemlilik sandığım şeylerin aslında kötülüklerin kaynağı olduğunu fark etmem yıllarımı alıyor.
Bir kız çocuğuna kendisini değersiz hissettirmenin en kestirme yolu, dünyaya başkalarına hizmet etmek için geldiğini, varlığının kendinden menkul bir değeri olmadığını ona doğduğu günden, hatta öncesinden beri aşılamak olsa gerek.